Torpil

Çocukken bayramlar bir başka güzeldir, daha temizdir, saf duygularla işlenir.   Çocukluğumuzda balonun, topun, şekerin, elbisenin anlamı çok daha içtendi, sıcaktı bizler için. O zamanlar her kapı bize açılır, şeker ikram edilirdi ama büyüdük ve büyüdükçe kapılar yüzümüze kapanmaya başladı.

Bir gariplik vardı, bir tuhaflık vardı. Çocukluğumuzda insanlar yüzümüze gülerdi ama büyüdükçe o gülen yüzler önce asılmaya daha sonra ise kaşlar çatılmaya başlandı.                                     Çünkü çocukları mutlu etmek kolaydı, elimize verilen bir balon, bir şeker bizi mutlu etmeye yetiyordu. Bu ise verenleri çok zorlamıyordu. Büyüdükçe istekler de büyüdü.                                                               Artık ekmek ister olduk, iş ister olduk, değer ister olduk. Ama biz istedikçe bize çocukluğumuzda uzanan ellerin aksine yüzümüze kapanan kapılar görür olduk.                                                  Küçüklüğümüzde duyduğumuz “Yine bekleriz” sözünün yerine “Biz sizi ararız” cinsinden sözler duyar olduk.

Ne olmuştu da sözler, yüzler değişmişti?

Ne olmuştu da sonuna kadar açılan kapılar sıkı sıkı kapanır olmuştu?

Galiba bir şey olmuş değil olmamıştı.

Bizler, o saf masum Anadolu çocukları, bazı kapıları zamanında açmamıştık.

Cemaat kapısıydı o kapılar, parti kapısıydı.

Biz çocukluğumuzdaki gibi saf ve temiz devam edecek zannederken her şeyi,                 hayatımızdaki tek torpilin çocukluğumuzda özellikle bayramlarda patlattığımız torpil olduğunu zannederken, birileri bazı kapılardan içeri alınmıştı ve ötekileştirme başlamıştı.

“Sen bizim cemaatimizdensin”

“Sen bizim partimizdensin”

“Sen bizdensin”

Ya diğerleri?

“Onlar bizden değil.”

Biz ve ötekiler.

Kafamızın içinde, sosyal hayatımızda, iş dünyamızda hatta sofralarımızda, mahalleleşmemizde bile bu algı, kimimizin kafasının içini kemirirken kimimizin hayatını renklendiriyordu.

Bizden olanlara tüm kapılar açılırken, türlü imkânlar sunulurken, bizden olmayanların suratlarına hapishane kapısı gibi kapılar kapanıyordu.

Artık hayat “biz ve ötekiler” den ibaretti.

Sıradan biri olarak başvurulan bir iş için HAYIR cevabı alınırken, “Bizden” biri olarak aynı kişinin yaptığı iş başvurusu onaylanıyordu. Kişi aynı kişi. Ama biri “kul Ahmet”, diğeri                     “bizim Ahmet”

Modern ve çağdaş kimlikler altına gizlenmiş yırtıcılığın anahtar kelimesi olmuştu “Bizden”

“Bizdendir, dokunmayın, kanını emmeyin, dışarıda bizden olmayanlar var nasılsa”

Bizim cemaatin fakiri ise yardım edelim

Bizim partinin, cemaatin adamıysa işe alalım

Bizim tanıdığımızsa imkân verelim

Bizden ise yüzüne gülelim…

Ya değilse?

“Değilse canı cehenneme”

Artık “liyakat”ın karşılığı “bizden” olup olmamasıydı kişilerin.

Ama bakın, hepimizin rehberi olan dinimiz ne emrediyor:

“Mekke fethedilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav.) Hz. Ali’ye Kâbe’nin anahtarını alıp getirmesi görevini verir. Hz. Ali, o an müşrik olan Osman bin Talha’yı bulur ve anahtarları ister.  Osman bin Talha anahtarları vermeyi kabul etmez. Kâbe’nin anahtarlarının nesillerdir kendi ailesinde olduğunu söyler. Nihayet Hz. Ali anahtarı zorla elinden alır ve Peygamberimize getirir. Peygamberimiz anahtarı alır almaz tekrar Hz. Ali’ye verir ve Osman bin Talha’ya geri götürüp vermesini söyler. Hz. Ali şaşırır ve sorar:

“Ey Allah’ın Resulü, az önce emrinizle gittim, anahtarları alıp size getirdim.                               Şimdi aynı kişiye geri mi götüreyim?”                                                                                               Peygamberimiz: “Sen yoldayken ayet geldi ve “EMANETİ EHLİNE VERİNİZ” buyurdu Rabbimiz” der.”

Rabbimiz buyurdu: EMANETİ EHLİNE VERİNİZ

Biz de buyuruyoruz: BİZDEN Mİ? TANIDIK MI? BİZİM CEMAATTEN Mİ? BİZİM GRUPTAN MI? BİZİM KADROLARDAN, BİZİM PARTİDEN Mİ?

Bu sorunun şekli uzayıp değişiyor ama hiç “İŞİN EHLİ Mİ?” şekline dönmüyor.

“Bizim çocuklar”ı kadrolaştırmanın bedelini yıllardır ödedik ve 15 Temmuz’u hep birlikte yaşadık. Yaşadık ama ders almadık. Hala bu kadronun tasfiyesi ile birlikte başka kadroların yerleştirilmesi gibi akılsız hareketlerin peşindeyiz. Kaç 15 Temmuz geçmesi lazım anlamamız için?

Bugün hala devlet okullarına giden öğrenciler sınavlarına girip hakları olan notları alırken, bazı özel okul ve kolejlere gidenler sınava girmiş gibi 90 civarında not alabiliyor. Neyin hatırına? Milyon liraların. Birilerinin cemaat hatırına soruları çalıp vermesiyle, birilerinin para hatırına çocuklara sınavsız yüksek not vermesi arasında fark var mı?

Yukarıdaki örneği gördünüz. ADAM Müşrik, yani KÂFİR. AMA EHİL. O anahtar o adama veriliyor tekrardan, çünkü işin ehli o. Bizim Bilal’e, bizim Muaz’a, bizim Ebu Zer’e değil.

Yıllarca kapadınız evlatlarımızın suratlarına kapıları.

Tek eksikleri referansları olmamasıydı, “BİZ”den olmamalarıydı.

Oysa hepimizin iman ettiği Peygamber, işin bizden olana değil, ehli olana verilmesini emrediyordu: “İş, ehil olmayana verildiğinde, kıyametin kopmasını bekle” diyordu (Buhari, İlim 54). Yani kıyameti de başımıza koparacak olan içimizdeki hizipçiler, grupçular, BİZDENciler anlaşılan.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.