Dersine Müptela Olunan İngilizce Öğretmenimiz Hamza Aydoğdu İle Bir Söyleşi…

Dersine Müptela Olunan İngilizce Öğretmenimiz Hamza Aydoğdu İle Bir Söyleşi…

Normalde çok konuşkan ve güler yüzlü olan kıymetli Hamza Hoca söyleşi yapacağımız gün gergindi biraz.

image001-068.jpg

 

 

Normalde çok konuşkan ve güler yüzlü olan kıymetli Hamza Hoca söyleşi yapacağımız gün gergindi biraz. Hâlbuki biz onun hiç strese girdiğini görmemiştik bu güne kadar. Oldukça renkli, eğlenceli, nasıl davranılırsa davranılsın asla soğukkanlılığı yitirmeyen, şakacı birisidir kendisi.  “Söyleşi, röportaj, yayınlama” kelimeleriyle kurulan cümleler her nedense en soğukkanlı ve sakin kimselerde bile bir heyecan hissi uyandırıyor, stres yapıyor. Sebebini anlayıp da çözemediğim bu durum hakkında umarım bir gün yorum yapabilirim siz değerli okuyucularıma…

Evet, Hamza Hoca ile de böyle sınav stresine girmiş bir öğrencinin yaşadığı stres eşliğinde başladık söyleşimize;

-Hocam her gün yüzlerce çocuğa ders anlatıyorsunuz, en sevilen, idareye dilekçeler yazılıp “Hamza Hoca’yı istiyoruz” diye sürekli talep edilen, bilgisini karşıdakine en eğlenceli ve dikkat çekici şekilde anlatan size ne oldu anlamadım ki( Dersine katıldığım için biliyorum, öğrencileriyle tanıştığım için biliyorum, öğrencisi olduğum için biliyorum…)Niçin böyle gerildiniz?

Ama Serpil Hocam, demiştim ben sana heyecanlanırım, konuşamam diye. Heyecanlandım inan ki bak. Meşhur olmak kolay mı?(Hamza Hoca hariç, gülüşmeler.)

 

image003-042.jpg

Hocam, “Sen de inan ki bak” diyerek ben de kendi durumumu anlatmaya başlıyorum.

 -Ben de nasıl olsa daha bu röportaj işini tam oturtamamışım rayına, bende de var aynı heyecandan. Güzel güzel konuşalım şurada yoksa sizinle ilgili birçok hikâye var zihnimde biriktirdiğim. Yazarım valla onlardan.

Haaa, gerçekten öyle yapalım, o daha iyi olur Serpil Hocam.

- Olur mu öyle şey, şaka yaptım ben şaka. Hadi hocam başlıyoruz, diyerek açıp uzattım kayıt cihazımı Hamza Hoca’ya.

 (Rahmetli Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay,Yaşar Kemal ve Hikmet Feridun Es  görselerdi şu yazdıklarımı, “Röportajın geldiği şu hale bak” derlerdi muhakkak. Eğer beni ötelerden görüyorsanız değerli üstatlar, biliniz ki ben edebiyat mezunu değil, altı üstü mühendis ama kendi çapında okuyup yazmaya gayret eden bir nacizim. O yüzden kusuruma bakmayıp “Bu da bizim torun kuşaklardan Serpil’in tarzı” deyip işi tatlıya bağlayın, istirham ederim efendim.)

-Evet buyurunuz Hocam, artık tanıyalım sizi;

11 Kasım 1983 tarihinde Konya’ da doğdum. İlkokulu Ali İhsan Dayıoğlu’nda, ortayı Meram Ortaokulu’nda okuduk. Vali beyin konağının yanındaydı bizim okul. Şivliliklerde giderdik oraya, şimdi adını hatırlamasam da leblebi doldururdu poşetlerimize Vali bey. Topumuz kaçardı bahçesine, atlardık duvardan içeri. Sonra bahçede köpekler kovalardı arkamızdan.

Konya Lisesi’nde okudum. Hazırlıkla birlikte 4 yılda bitirdim.2001’de bitti okul. Sonra Mersin Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazandım. Bizim kampüs deniz kenarındaydı. Önceden dinlenme tesisi imiş, sonradan kampüse dönüştürülmüş. Güzel bir yerdeydi yani.

Hem öğrencilik zamanında hem de mezun olduğum yıllarda dış ticaretle de uğraştım.

2012’ de kendi şirketimi açtım. 2014’ te kapattım ve askere gittim. Bu arada öğretmenlik de yaptım.( Heyecanından o kadar hızlı hızlı anlatıyor ki, yetişebilmenin imkânı yok. Araçlarda sabit hız vitesi vardır ya. Bağladı ona Hamza Hoca, sözlüye tahtaya kaldırılan çocukların derin nefes alıp göğüslerini şişirerek, hoca ne sormuş olursa olsun tek nefeste ezberlediği tüm şeyleri sayıp döktüğü gibi bir halde)devam ediyor hızla.

-Ticarete başlamanız nasıl oldu Hocam?

Ticarete Mersin’de başladım, buraya gelince de farklı bir malzeme grubuyla devam ettim. Ama bu arada öğretmenlik de yapıyordum; çünkü bu meslek benim vazgeçilmezim.

-Yani bu fikir nasıl oluştu hocam, onu anlayamadım ben?

Şöyle. Ben öğrenciyken aşağıda bir komşum vardı. Onların ticarethaneleri vardı ve onların da bir akrabası varmış.  İşte onların bir fabrikaları varmış, yurt dışından misafir gelecekmiş, bana söylediler, “Sen İngilizce öğretmenliği okuyorsun bize bi yardımcı oluver” dediler. Biz de adamları Adana Havaalanı’ndan aldık, Mersin’e getirdik. Mallarını sattık, ama ben bir şey bilmiyorum sadece tercümanlık yapıyorum. Sonra onlar gittiler. Daha sonrasında  “Bizimle çalışır mısın?” diye aradılar beni, tuttum işin ucundan, öylece devam ettim. Konya’ya dönünce de işi biraz daha büyüttüm ve yurt dışına malzeme göndermeye başladım.

 -Bu ticaret olayı zor değil mi nasıl göze alıp başladınız?

Liseden bir arkadaşım vasıtasıyla oldu bu. Bana dış ticaretin inceliklerini öğretti. Müşteriyle nasıl iletişime geçeceğimi anlattı. Yetenek işi bu. Bende olmayan yetenek onda vardı. Bu arada benim liseden devam eden birçok arkadaşlıklarım vardır, halen buluşup, görüştüğümüz.

-İyi para kazandınız mı hocam?

 Evet, oldukça iyi para kazandım. Para oldu mu kimseyi tanımam.(Gülüşmeler.)

-Nasıl değerlendirdiniz bu parayı?

Bolca gezdim, arkadaşlarla da yedik. Dış ticaret yaparken Ortadoğu’da birçok ülke gezdim. Kuzey Afrika, en çok buralarda iş yaptık. Sonra Rusya tarafları ne diyorlar oralara Rusya, Ukrayna taraflarına gittik.

Daha sonra Avrupa’ yı gezdik. Ama bireysel, turistik amaçlı iki arkadaş gezdik buraları.

Bir diğeri ise; benim beklemeye hiç tahammülüm yoktur. Evtik bir adamım ben . Bir şey olacaksa hemen olacak, o anda. İyi ya da kötü. İkilemeyecek. O an olup bitecek. O yüzden  mesela araba alıp satarken hep kandırılırım. 50 liraya alırım arabayı,2-3 lira masraf yaparım sonra da 45-46 liraya satarım. Dostlar alışverişte görsün. Sonra bana soruyorlar “Paralar nereye gidiyor” diye. Buraya gidiyor işte paralar.

-Girişimci olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mıdır?

Valla ben öğretmenim. Girişimcilikten anlasaydım zaten ticarete devam ederdim. Şimdi burada olmazdım.(Gülüşmeler) Risk almaktan hep korkarım ben. Mesleğimi çok seviyorum, sakın yanlış anlaşılmasın ama bak.

-Eşinizle tanışmanız nasıl oldu hocam?

image006-033.jpg

Lise sonda aynı dershanede sınıf arkadaşımdı. 12 Şubat günüydü. Hatta arkadaşlarım bana şey diyordu. “Şimdi çıkma teklif etme, 2 gün daha bekle de 14 Şubatta tekrar, arka arkaya hediye almak zorunda kalma.” Ben de dedim ki  “Yok ya ne alakası var. Sıkıntı olmaz dedimse de sonradan tabii ki sıkıntısını çok çektim. 12 Şubat bir hediye, 14 Şubat başka bir hediye… Ama artık şu 14 Şubat denilen şey kapitalist düzenin bir oyunu deyip, 14 Şubatı ne yapıyoruzzz. Es geçiyoruz, tabii ki de.”

(Yine güldürüyor bizi anlatım tarzıyla ve sanırım stresini atmaya başladı artık diye düşünmeye başlıyorum ama ne yazık ki hemen röportajda olduğunu hatırlayıp yine stresli formatına geri dönüveriyor.)

Sonra farklı yerleri kazandık. O Selçuk Üniversitesi’ni kazandı, ben Mersin’i. O benden daha önce mezun olup atandı ben atanmadım, dershanelerde çalıştım. Sonra dış ticareti bıraktım bu ekonomik krizlerden dolayı. Askere gittim. Acemi birliğim Hatay, usta birliğim İzmir Şirince. Kıyametin kopmayacağı yer..

Evet, geldik meşhur askerlik anılarına…

Ya şimdi şöyle ben orda turist rehberiydim ya zaten…(Ben nereden bileyim, ilahi hocam. O zamanlar tanımıyordum ki sizi.) Orası askeri seviyor. Yurt dışından misafirler geliyor, sen askersin ya sana güveniyor yabancılar. “Nereye gidelim, nereden yemek yiyelim” diye sana soruyorlar ve ben de birkaç yeri tarif edip götürüyorum ya- rüşvet demeyelim de ona- oraya götürmüşken insanları, bana da yemek ikram ederlerdi. Ve ben de onları yerdim. Ne yapayım canım ikrama “hayır” denilir mi hiç. Ve bu kilolar da askerden geliyor.(Gülüyoruz tabii.)

Düğün fotoğraflarını saklıyor. Çok şişmandım, töbe olmaz göstermem, diyor. Hatta babam arada bir “Getirin şu düğün videolarını da biraz gülelim” diyor ama ben ne yaptımmm, pek tabi ki yok ettim kasetleriii. Yani yok etmedim de yanlışlıkla kaybettim diye yazın bunu da Serpil Hocam.

Askerde bu yüzden çok kilo aldım. Hatta bir keresinde kaplumbağa çorbasını tam denemek üzere iken son anda patlıcan çorbasına geçtim.

-Şirince de miydi o kaplumbağa çorbası hocam?

Tabi, evet

-Ben -hayretle- hadi canım?

Çok fazla Koreli turist geliyor oraya ve Kore yemeği yapan çok restoran var, bu çorbayı Korelilerin geneli yiyorlar mı bilmiyorum ama her Kore restoranında bu çorbadan vardı.

Evli olmasaydım 6 ay değil 6 yıl yapardım tabi ki, askerliği.

-Evli değildiniz diye biliyordum Sayın Hocam?

Olur mu, evliydim hem de çocuğum bile vardı.

2008’ de evlendim ben. Mezuniyet 2007 idi. Ailelere nasıl açtık bu konuyu?(Düşünüyor) Önce dayı ve teyzeye yani eşimin dayı ve teyzesine açtık, onlar olumlu buldular. Gittiler babaya söylediler. Önce olmaz dedi, itiraz etti.

Doğru düzgün bir mesleğim yoktu, askerliğimi yapmamıştım ben. Ama şimdi kayınpederim de da çok seviyor beni. Elhamdülillah, âmin. (Ne demek istediğini anlamadık ama zaten heyecanlı, açıklama da istemedim. Temennimiz o yönde…)

-Eşiniz Alanyalı.

Onlar yıllar önce buraya gelmişler. Yörük kızıdır o. Onların yaylalarıyla bizim yaylalar çok yakın aslında.

-Hani Konyalıydınız ya hocam.

Bir dakika ya Bozkır- Baybağan Köyü’ndenim ben. Bizim yaylalar yakın birbirine. Örf, adetler benziyor birbirine.

2011 yılında KPSS sınavına girip düşük puan aldım. Sonra öğretmenlere branş sınavı yapıldı ve ondan yüksek puan alarak Konya’ ya atandım. Şu anda da devlette, Komek’te, özel kurslarda görev alıyorum.

Öğretmenler için devlet artı özel toplamda 40 saat ders verme hakkı var.

-Eşiniz de siz de çok yoğun çalışıyorsunuz ve çocuklarınız da küçük, zor olmuyor mu hocam?

Kendimi hala 18 yaş gibi, çocuk gibi hissediyorum aslında. Eve gidince çocuklara şöyle bir bakıyorum. “Lan bunlar benim mi gerçekten” diyorum, “Oğlum ben senin gerçekten baban mıyım” diyorum oğluma…

Eve erken gelen işleri hallediyor. Mesela sabah eşim kahvaltıyı hazırlıyor, onun benden erken çıkması gerekiyor. Sofrayı ben toplayıp bulaşıkları ben yıkıyorum. Yemek yapmayı bilmediğim için yemekleri o yapar, bulaşık yıkama işi çoğu zaman bendedir. Ama makineyi sevmediğim için elimde yıkayıveriyorum. Yemek ayırt etmem her türlü yemeği yerim ama içinde soğan olmaması koşuluyla. Soğan yemeyi sevmiyorum. (Amaaaa, biz içinde soğanı belli olmayan çok şey yedirdik bugüne kadar kıymetli hocamıza da haberi yok…)

 Çocuklara anneanneleri bakıyor. Çocukları her sabah onlara bırakıyoruz ama özellikle kışın çok zor oluyor. Hastalandırmaktan çok korkuyoruz. Küçük 9 aylık Nurcihan Elif. Elif ismini oğlum koydu kardeşine. Oğlum Mustafa Efe, 9 yaşında. Benim ailem Alanya’da.

image008-030.jpg

image010-013.jpg

-İş dışında hobileriniz var mıdır, hocam?

En çok balık tutmak beni çok mutlu eder. ( Tabi ki eşimle, ailemle birlikte olmaktan sonra). Balık tutmaya giderken çok mu erken evlenmişim acaba diyorum, çünkü eşim balık tutmaya gitmeme izin vermiyor. (Yalan, diyor sonra. Çok sık gitmeme izin vermiyor aslında.)

2 yıl önce balığa giden arkadaşların yanında gezmeye gitmiştim. Sonra gerisi geldi.

Ben derede tutuyorum balığı. Olta balıkçılığında beklemeyi sevmiyorum. Bana hareket lazım. Derelerde gezerek, oraları tanıyarak tutmam lazım. Dere, göl ve deniz balıkları oluyor. Ben en çok dere balıklarını seviyorum.

Bu iş için Kırşehir, Kayseri, Alanya, Mersin taraflarına gidiyorum. Her an hazırımdır balığa çıkmaya. Arabada her şeyim hazırdır, tüm malzemelerim var. İlerde çocuklarıma da alıştıracağım bu işi.

 Bir de balık tutmama verilen izin, gün gelir de Neslihan Hanım tarafından, kaldırılır mı korkusu içimi yiyor. Balık tutma işinde eşim hiç destek olmuyor. Ondan bıkıp da balığa gittiğimi düşünüyor ama sadece balık tutmayı sevdiğim için gidiyorum ben.

-Ama hocam derslerde hayattan örnekler verirken, ders dışında yine muhabbet ederken sürekli eşiniz Neslihan Hanım’ın  adını geçiriyorsunuz. Çok değer verdiğiniz anlaşılıyor.

Bunu lütfen eşime de söyleyin. O tersini söylüyor.(Gülüşmeler.)

image012-007.jpg

Lisedeyken de bir müzik grubumuz vardı, oldukça eğlenirdik. Bateri çalarım ben. Darbuka da def de var. Vurmalı çalgıları çok seviyorum.

O zamanda da ailem hiç istemezdi müzik grubunu. “Ne işine yarayacak bu senin, bırak o işleri, oku adam ol, bırak o işleri” denilirdi. Anadolu rock tarzı, metal tarzı çalardık. Babam bana “Ben sana Müslüman ol, Türk ol dedikçe sen gavur oluyon gidiyon.” derdi.(Gülüşmeler)

Benim de saçlarım uzundu lisede. Evin en küçük şımartılan çocuğuydum ben. Ama abim beni döverdi sırf bu yüzden.

image013-003.jpg

(Konuşurken hâlâ stresli ve ben valla çok gerildim yaaa, diyor.)

-Hayatımdaki dönüm noktası dediğiniz olay ya da olaylar nelerdir hocam?

24 Temmuz 2008 hayatın dönüm noktası idi benim için.(Düğün tarihini kastediyor.)

Diğeri de yabancı dil eğitimi için İngiltere’ ye gitmek oldu. En azından nerelerde yanlış yapmış olduğumuzu gördük, İngilizce eğitiminde.

image015-004.jpg

-Şimdi çok klasik ama cevabı bulunamayan bir soru soruyorum hocam, biz Türkler niçin İngilizce öğrenemiyoruz?

15-16 yıldır İngilizce öğretmenliği yapıyorum ve en çok karşılaştığım cümle şu, “Ben bu İngilizceyi öğrenebilecek miyim acaba” ya da “Ben bu İngilizceyi öğrenemiyorum bir türlü.”

“Ben öğrendiğime göre herkes öğrenebilir” diyorum ben de. Çünkü dile hiç yatkınlığım yoktu. “Bu çocuktan olmaz” demişlerdi hocalarım; ama oldu.  Dil sınıfına geçtiğimde lisede 0 net yaptım. 20 doğru 80 yanlış. 100 soruda. O, 20 doğruyu da arkadaşlardan kopya çekerek yapmıştım. Ama çalışarak, hırs yaparak sonunda oldu. Dil öğrenmenin % 80’i kelime bilgisi, % 20’si de gramerdir. Biz sınavlar için özellikle gramer çalıştığımızdan pratikte zorlanıyoruz. Hâlbuki kelime bilgisi çok iyi olan biri grameri iyi bilmese de derdini çok rahat anlatabilir.

-Günümüz gençliği zor, çabuk sıkılan, dikkati dağılan, dersmiş, okulmuş pek de kâleye almayan çocuklar. Sizin öğrenciler –genellikle- bir de ergen nasıl baş ediyorsunuz?

Çocuklara eskisi gibi karışamıyoruz artık. Beni zorlayan öğrencilerle baş etmede ise; eğer ki çok gerilmişsek, ya çocuğu ortamdan uzaklaştırıyorum ya da ben uzaklaşıyorum. Lise talebesi, ergen çocuk. Siz arkadaşlarının yanında bir şey diyeceksiniz o da kalkıp bir şey diyecek, kaldıramayacaksın. Zaten bir müddet sonra hatalarını anlayıp geliyorlar. Arkadaşlarının yanında zor duruma düşürmüyorum.

Öğrencilerin beni kandırmaya çalışmalarına çok kızıyorum. Beni en çok yaptığım işin hafife alınması kızdırır. Karakter olarak da çok çabuk sinirlenen fakat hemencecik geçip, pişman olan biriyim. Ama bu sinirlenme kendi iç dünyamda gerçekleşir, karşı tarafa hiç belli etmem.( Bugüne kadar biz de hiç görmedik hocamızın sinirlendiğini.) Hatalı da olsanız bana doğruyu söyleyin, diyorum.

 Ders açısından da şöyle. Biz öğretmen arkadaşlarla birbirimizin derslerine gireriz, bir eksiğimiz yanlışımız var mı, dinleyip hatalarımızı, eksiklerimizi bulalım birbirimizin, diye. Bir gün yine bir arkadaşımın dersine girdim. Bana öğrencisi gibi “1’le 10 arası bir rakam söyle.” dedi, ben onu bile söyleyemedim heyecandan. Ağzımdan zorla bir üüüüccc(3) çıktı yarım yamalak. Ama şöyle bir şey de var, açıldıktan sonra da bir sus derler.  Şimdi ki yaşadığım durum gibi işte.

image018-004.jpg

 Bu fotoğraf da sizin annenizle öğrencilik yıllarınızdaki ilişkinizi temsil ediyor sanırım.

Evet, aynen öyle. Bir fırlatırdı ki sormayın. (Gülüşmeler.) Geçen çatıyı kurcalarken buldum. Ne döverdi beni o terliklerle…

-Öğrencilerinizin isimlerini daha ilk derslerinde öğrenebiliyorsunuz. Bunun yöntemi nedir, nasıldır hocam?

Kodluyorum ben. Zihnimde eşleştirmeler yapıyorum, çağrışım yaptırıyorum. Ama ilk zamanlarda “Haftaya sakın yerlerinizi değiştirmeyin” diyorum öğrencilerime. İyice pekiştirene kadar yer değiştirmek yasak.

-Farklı amaçlarla çok ülkeler gezmeniz size neler kattı hocam?

Çok şeyi keşfettik. Empati duygusu kattı. İnsanları tek bir bakış açısıyla sınıflandırmamayı öğrendim. Her insanın farkı bir yapısı olduğunu öğrenmiş oldum. Dünyanın ne kadar büyük olduğunu, ne kadar çok farklı insanların yaşadığını görmüş oldum. Çiğ etle beslenen insanlarla bile tanıştım. Afrika taraflarında hayvanların çiğ etini soslara batırarak yiyor. Ama ben yiyemedim. Ağzıma aldım, ama dişim basıp da parçalayamadım. Sosun tadı acı olunca onu pişiriyor sanırım. Kültürler, yaşam tarzları hepsi çok farklı…

image019.jpg

Size enteresan ve bir o kadar da korktuğum bir hikâyemi anlatayım.

Ukrayna-Kiev’de bir akşam sokakta yürüyordum. Etrafta pek kimse yoktu. Sonra yan tarafımda tramvay durdu ve Arsenal taraftarı onlarca insan indi aşağı. O gün Dynamo Kiev-Arsenal maçı varmış meğerse. Beni de taraftar sandılar ve atkılarını boynuma doladılar. Aralarına alıp yürümeye başladılar. O kalabalığın içinden güç bela sıyrıldım, tam “Oh be kurtuldum”derken;  karşıma karşı tarafın taraftarları daha doğrusu holiganları çıkmasın mı? Hepsi alkollü, iri-yarı adamlar. Benim boynumda Arsenal kaşkolu… Durumu siz düşünün. Üzerime doğru yürümeye başladılar, ortalarına aldılar beni. Ne oluyoruz derken, boynumdaki atkıyı hatırladım, anladım ki bi güzel dövecekler beni… Atkıyı hemen aldım, yere attım, önce ayağımla ezer gibi yaptım, yok olmadı, resmen üzerinde tepindim. Ancak böyle kurtuldum ellerinden.(Gülüşmeler)

-Hocam çok enteresan başka hikayelerinizin de olduğunu biliyoruz ,ama maalesef bize ayrılan yer sınırlı olduğu için,burada bu kadarına yer verebiliyoruz.

Evet çok hikaye var tabii bizde.

Biz hocamızın sohbetlerinde, yeri geldiğinde bu anıları hayretle dinliyoruz efendim, eğer sizler de dinlemek isterseniz hocamızı bir şekilde bulup müptela olacağınız derslerine katılabilirsiniz.

image021.jpg

Sizi bu kadar heyecanlandıracağını beklememekle birlikte, bu hafta sonunu bize ayırdığınız için çok teşekkür ediyor; ailenizle, sevdiklerinizle ve de öğrencilerinizle nice mutlu günler diliyoruz hocam…