Zaman uçuyor, zamanımız eriyor…

Mevlana Türbesi’ne kadar yürüdüm. İçeri girmek yerine etrafında gezindim ve sonra bir bankın üzerine kendimi attım. Mevlana Türbesi’ni ziyarete gelen yerli, yabancı turistleri, başı kapalı, açık kadınları, sakallı, sakalsız erkekleri, renk renk ve çeşit çeşit giyinmiş insanları seyrettim. Değişik inanca, kültüre ve ırka mensup insanlar, birbirlerinden rahatsızlık duymadan akın akın türbeye girip çıkıyorlardı. Hiç kimse bir diğerini tehdit olarak görmüyordu.

 

Sonra başlarındaki örtü mazeret gösterilerek bizim fakültenin kapısından içeri alınmayan kızları hatırladım. Birer lanetli, vebalı yaratıklar gibi okumaları engellenen bu kızların suçu neydi? Mevlana Türbesi’ndeki sükûnet, anlayış, vakar Türkiye’nin tamamına yayılamaz mı? Diye düşünerek hayıflandım. İnsanlar burada inançlarından ötürü kavga etmiyorsa, okullarda, işyerlerinde niye etsin? O zaman anladım ki sorun halkın sorunu değil bir grup yönetici zümrenin sorunu; lakin bedelini masum kızların ödediği, kangren olmuş bir sorun.

 

Bugün Ramazan’ın ilk günü… Zamanı tutabilene aşk olsun. Sanki geçen Ramazanı yollayalı daha birkaç gün olmuş gibi. Oruç tutmasaydım, başının üzerinde simit dizili alüminyum tepsiyi ustaca taşıyan çocuktan simit alır, bankların arasında gezerek, oturanlara servis yapan çaycıdan sıcak bir çay isterdim. Artık oruçtan sonra… Mevlana Türbesi’nin yanında yükselmiş olan tarihi Aziziye Camii’nin hareketliliği de türbeden az değildi. Firuze’yi hatırladım. Lise son sınıftaydı ve çok başarılı bir öğrenci olduğunu biliyordum. Aman Allah’ım! Yoksa oda mı başındaki örtü yüzünden üniversitelerde okutulmayacaktı?

 

Yan bankta oturan genç karı-kocanın tartışması kulaklarıma kadar geldi. Kadın kocasına çıkışıyordu.

    “Bekârken ev işlerine yardım ederim, yemekleri yaparım diyordun.”

    “Adı üstünde işte, o zaman bekârdım, şimdi evliyim. Şişede durduğu gibi durmuyor bu evlilik.”   

    “Üniversitede öğrenciyken beni kafelere, sinemalara götürüyordun.”

    “Ne yani! O zamanda yatak odasına götürmemi mi isterdin?”

    “Saçmalama! Konuyu saptırıyorsun.”

    “Uzun zamandır beni sevdiğini de söylemiyorsun.”

    “Kaç kez söyleyince anlayabiliyorsunuz hanımefendi ya da kaç yıl daha söylemem gerekiyor.”

    “Her zamanki gibi kaçamak cevaplar.”

    “Aman! Siz sanki çok söylüyorsunuz.”

    “Kadınlar nazlı olur biraz. Erkekten bekler böyle şeyleri.”

    “Nedense o nazlılığı pek göremiyoruz! Üniversitedeyken üzerimde nokta kadar leke görsen kızardın. Şimdi şu pantolonun üzerindeki ütüye bak, keman teli gibi dört-beş çizgi. Pazar günleri hariç evde kahvaltı yapmayı unuttuk.”

    “Ne yapayım? Evin işleri, bebeğin bakımı, üstüne üstlük birde büronun işleri, kolay mı sanıyorsun? Karşında hiçbir sorumluluğu olmayan kız çocuğu yok.”

    “İşte dediğim noktaya geldin. O zaman bekârdık. O zamanki gözlükle bakılmıyor hayata. Çünkü puslu gösteriyor.”

    “Üfffff! Sen zaten gözlük yokken de puslu görüyorsun.”

         Genç evlilerin tartışmalarına şahit olunca “Yaşamak zor meslek” dedim ve kalkıp yürüdüm.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum