Durali Göğüş
Rüzgâr Eken, Fırtına Biçen Sınırsızlar
Zulümle kurulan her düzen, er ya da geç kendi fırtınasında savrulmaya mahkûmdur. Tarih bunu defalarca yazdı; bugün de yeniden yazıyor.
İnsanlık tarihinin ilk kırılma noktası, Hz. Âdem (as)’in iki oğlu Habil ve Kabil ile başladı. Aynı babanın evlatlarıydılar; fakat yolları, tercihleri ve yönelişleri farklıydı. Biri Rabbe kul olmayı seçti, diğeri nefsin ve şeytanın karanlığına teslim oldu. Çünkü insanın zihninde ne varsa, eylemi de kaderi de ona göre şekillenir. Yeryüzünde dökülen ilk kan, kıskançlığın ve fitnenin ürünüdür. O gün yakılan ateş, bugün hâlâ yanmaktadır ve kıyamete kadar da sönmeyecektir.
Bugün insanlık yine aynı kavşakta duruyor. Zihinler, kalpler ve vicdanlar Habil ile Kabil arasında bir tercihe zorlanıyor. İnsanlık, cehaletin ve acziyetin kuşattığı bir dünyada yaşam mücadelesi veriyor. Oysa hakikat son derece nettir: Ne ekersek onu biçeriz. Zulüm ekilen topraklardan merhamet değil, fırtına yükselir. Ve o fırtına geldiğinde yalnız mazlumu değil, zalimi de önüne katar. Gücüne, makamına ve silahına güvenenler, insanlık vicdanında silinir; geriye sadece bir hiçlik kalır.
Günümüz dünyasında Ebu Cehil’in kini, Nemrut’un kibri, Firavun’un zorbalığı yeniden sahnededir. Modern çağın Firavunları, hegemonyalarına boyun eğmeyen ülkelere doğru rüzgâr estirmektedir. İç karışıklıklar, ekonomik ambargolar, darbe senaryoları bu rüzgârın araçlarıdır. Yetmediğinde, satın alınmış aparatlarla liderler gecenin karanlığında hedef alınmakta; halkların iradesi yok sayılmaktadır.
“Güçlüyüm, dokunulmazım” sarhoşluğuyla hareket eden bu kovboy zihniyeti, dünyaya korku iklimi pompalamaktadır. Üstün insan, üstün devlet hezeyanıyla insanlığı teslim alma azgınlığı sergilenmektedir. Zulüm, vahşet ve işgallerle estirilen hegemonya rüzgârı sahiplerini yanıltmaktadır. Kendilerini yenilmez sananlar, yıkım anının ne kadar yaklaştığını göremeyecek kadar kördür.
Hegemonyayı reddeden her ülke, her lider ve her kaynak hedef hâline gelmiştir. Demokrasi ve özgürlük söylemleri ardına gizlenerek beslenen terör örgütleriyle coğrafyalar yıllarca kana bulandı. Küresel hırsızların üflediği rüzgârla ayakta duran ihanet şebekeleri, ülkeleri içeriden çökertti. Nükleer tehditlerle dünyayı sindirdiklerini sananlar, tek merkezli bir iktidar hayaliyle hakikate sırtlarını dönmüş durumdadır.
Ancak artık maskeler düşmüştür. Siyonist Evanjelist ihtiraslar ve Tapınakçı hesaplar, akıl ve vicdan sahipleri tarafından açıkça görülmektedir. Estirilen vahşet rüzgârı, insanlık vicdanının duvarına çarpacak; bumerang gibi geri dönerek fırtına hâlinde kendilerini vuracaktır. Yeni bir dünya savaşı hayaliyle savurulan bu rüzgâr, vicdan medeniyetine çarpıp daha güçlü bir fırtınaya dönüşecektir. Bu, tarihin değişmeyen hükmüdür.
Gazze’deki mazlumların direnişi, bu hakikatin en somut göstergesidir. Orada yükselen direniş, sadece bir coğrafyanın değil; tüm mazlumların yüreğinden kopan bir haykırıştır. Direniş, uyanışa; uyanış, hakikat yürüyüşüne dönüşmüştür. Artık hak mücadelesi rüzgârı fırtınaya evrilmiştir. Öyle bir fırtına ki sahte medeniyetleri, küresel hırsızları ve zulüm düzenlerini savuracak kudrete ulaşmıştır.
Temennimiz odur ki; esen bu hakikat ve vicdan medeniyeti rüzgârının ruhu!, Yeni dünya düzeninde insanlığa adalet, ülkelere huzur ve yeryüzüne yaşanabilir bir medeniyet sunacağı duası ve umudu ile…