Mehmet Tozoğlu

Mehmet Tozoğlu

NASREDDİN HOCA'NIN EŞEĞİNE KENDİNİ KAYYUM ATAMAK

Burası Akşehir… Dünyanın ortası, bin yıllık bir irfanın kök saldığı kadim coğrafya. Sokakları asaletle kıvrılan birer sabır yokuşu; çeşmeleri, göle umut mayalayan o büyük bilgelerin derya yürekli fıkrasını çağıldar. İşte böylesi bir ikindi vakti, güneş Akşehir’in vakur taş sokaklarına altın bir sükûnet seriyordu. Ulu çınarın altı serindi. Semaver derin bir kederle fokurduyor, demli çayın buğusu göğe karışıyordu. Masanın etrafında, çehreleri bu toprağın mağrur çizgileriyle çizilmiş Akşehir evlatları toplanmıştı. Ortada gevrek vardı, peynir vardı; fakat hepsinden öte, havayı bir kâbus gibi bölen kurşunî bir suskunluk hüküm sürüyordu. Kimsenin eli bardağına uzanmıyordu. Çünkü sabah büyük bir neşeyle Hocayı şenliğe davet etmek için türbe önüne geldiklerin de Hocayı temsil eden sanatçının "sen birini sevdin, o da seni sevdi, evlendiniz, gerdeğe girdiniz. Gerdek sabahı bir uyanıyorsun, eşinin yerinde bir Mahmut var. O Mahmut’a kayyum diyoruz, ne diyelim" sözleri ile karşılaştıkları manzara, o namus bildikleri asırlık yerde sergilenen o çiğ fütursuzluğun utancı, Akşehir’in tüm pınarlarına dökülmüş bir zehir gibi dillerde pas, yüreklerde sönmeyen bir kor yangını haline gelmişti.

Hasan Ağa bardağını çevirdi, içmedi.

“Dilim varmıyor çaya,” dedi. “Boğazıma diziliyor. Bu sabah... Şenliklere davet etmeye, Hoca’yı çağırmaya gittiklerinde... O adam... Hoca’nın cübbesiyle...” Cümlesini bitiremedi.

Berber Tahir Efendi başını öne eğdi.

“Gerisi malum Hasan Ağa. ‘Gerdek’ dedi. ‘Mahmut’ dedi. Çocuklar vardı o sabah meydanda. Bizim Hoca böyle miydi? Değildi.”

Çiftçilik yapan Ahmet ağa bastonunu yere vurdu.

Değildi tabii. Bir de elin Bulgar dansçıları sormuş ‘Kayyum nedir?’ diye. Hoca’nın cübbesini giyen adam da geçmiş karşılarına, kayyumun ne olduğunu anlatıyor! Biz 1959’dan beri bu şenliği namusumuz bildik. Gelen misafirdir dedik. Ama sabahın köründe elin yabancısına karşı... Tövbe. Eşeğe kayyum oldum diye gülerek sözde mizah yapıyor. Hoca’nın eşeğini kendi hırsına meze yapmaya çalışıyor.”

Tam o anda çınarın arkasından bir karaltı belirdi. Ayak sesleri yoktu. Birdenbire masanın başındaydı. Cübbesi ak, sarığı yeşil, yüzünde bin yıllık bir tebessümle hüzün karışmıştı.

Nasreddin Hoca’ydı.

Çay bardakları masada kaldı. Herkes dondu. Hasan Ağa yerinden fırlayacak oldu, dizlerinin bağı çözüldü.

“Hocam...” diyebildi sadece. Sesi titredi. “Hocam, vallahi biz...”

Hoca elini kaldırdı. Susun der gibi. Gözleri tek tek hepsini süzdü. Sonra masanın boş sandalyesine ilişti. Cübbesinin eteğini topladı.

“İçin,” dedi. Sesi rüzgâr gibiydi. Serindi, derindi. “Çayınızı için. Soğutmayın. Soğuyan çay değil, yürek.”
Kimse elini süremedi bardağa. Öğretmen olan kadın, gözleri dolarak konuştu:

“Hocam, affet. Bu sabah seni şenliğe davet etmeye geldiğimiz de söylenen sözlere...Biz sustuk. Meydanı ona bıraktık. Çocuklara ne diyeceğiz şimdi? ‘Hoca ayıp konuşur mu?’ diyorlar. Diyemedik ‘konuşmaz’ diye. Utandık.”

Hoca başını salladı. Sakalını sıvazladı.

“Evlat,” dedi. “Ben eşeğe ters binmiş adamım. Âleme gülen, kendine güldüren adamım. Lakin ne söyleyeceğimi, kiminle yürüyeceğimi hiç şaşırmadım. Gözü dönmüşçesine hırsa kapılan, gece yatağa kiminle girdiğini bilmez; ancak sabah ayıldığında fark eder kiminle yattığını... Kendini bilmeyenin, kibirden gözü dönenin bir çöplüğe dahi kayyum atandığı nerede görülmüş? Bizim ne gecemiz karanlıktı ne sabahımız akılsızdı. Çünkü giyilen cüppenin, sarığın bir vebali var, bir ağırlığı var.”

Berbere döndü.

“Usta, senin çırak bile bilir. Mizan dile lazım. Terazisi olmayanın sözü, pazarda okka çeker mi? Çekmez. Ben fıkra anlattım. Güldürdüm. Ama hiçbir ananın yüzünü yere eğdirmedim. Hiçbir çocuğun hayalini kirletmedim. İrfan dediğin, edeple başlar.”

Çiftçiye baktı. Göz göze geldiler.

“Sen toprağı bilirsin. Elin elçisine, Bulgar’ın dansçısına benim adımı kullanarak 'kayyum' dersi vermeye kalkan o gafil hiç mi düşünmez? Kayyum olmak, öyle afilli laflarla meydanlarda caka satmaya benzemez. Eşeğe kayyum atanan, o hayvanın canından da, yeminden de, pisliğinden de, her şeyinden baştan aşağı sorumludur! Üstlendiği o kayyum sıfatının hakkını versin, işini düzgün yapsın; yoksa benim dilsiz eşeğim bile en sonunda dayanamayıp o kayyuma şikayet dilekçesi yazmak zorunda kalır! Beni bilmeyen, benim mizahımdan ne anlar? Anlayan anlıyor da, anlamayan da işte böyle kalkıp eşeğe kayyum oluyor.”

Sonra Hasan Ağa’ya döndü. Gözlerindeki asırlık sitem birden şefkate büründü, elini babacan bir tavırla omzuna koydu. Sesi, Akşehir’in bağrından kopan bir hakikat rüzgârı gibi gürleşti:

“Hasan,” dedi. “Sen hiç kederlenme. Eğer koca meydan haksızlık karşısında dilsiz kalmışsa, bu ulu çınarın gölgesi konuşur; sizler konuşursunuz. Bugün bu çiğlik karşısında yutkunup susarsanız, yarın bu kutsal topraklara her gelen sırtımdaki cübbeyi pazar yerinde mezata çıkarır. Ben eşeğe ters binerim lakin adaletin ve hakikatin karşısında ömrümce hep elif gibi dik durdum. Şimdi sıra sizde, siz de dik durun. Bu asırlık emanet artık sizin omzunuzdadır. Benim adım buranın haysiyetidir; o haysiyet ancak sizin temiz dilinizde yaşar. Eğer o dil eğrilip bükülürse, ben asıl o zaman ölürüm. Hakikati belledin mi?”

Hasan Ağa’nın gözünden bir damla düştü çaya. Kirpikleri titredi ama bakışları çelik gibi sertleşti. Doğruldu, sesindeki o eziklik gitmiş, yerine bu toprağın sarsılmaz vakarı gelmişti:

“And olsun ki belledik Hocam!” dedi. Sesi bu kez ulu çınarın yapraklarını titretecek kadar gür ve inançlı çıktı. “Bu meydan sahipsiz, senin o beyaz cübben de fütursuzca sergilenecek bir maske değildir. Akşehir’in toprağı arı durudur, ağzından çıkanı kulağı duymayanların çiğliğini taşımaz. Biz bu kapıya gölge düşürenlere, makamın ardına gizlenip de mirasını hiçe sayanlara meydanın asıl sahibinin kim olduğunu göstereceğiz. Bu ulu çınarın altı nasıl yüzyıllardır eğriliği kabul etmediyse, bugünden sonra da o emaneti lekelemek isteyenlerin yüzüne bir ayna gibi çarpacaktır. Gönlün ferah olsun, senin asırlık haysiyetini çiğnetmeyeceğiz!”

Hoca ayağa kalktı. Bir an baktı herkese. Sonra bir adım attı. İki. Üçüncü adımda çınarın gölgesine karıştı. Gelirken ayak sesi yoktu, giderken de oldu mu olmadı mı bilinmez.

Masada çaylar hâlâ duruyordu. Ama artık soğuk değildi. İçi yanıyordu Akşehir’in.

Hoca gitmişti. Ama sözü kalmıştı.

*Nasreddin Hoca’nın meşhur "Bindiği dalı kesmek" fıkrası tam da bugünün hikayesidir işte. Sırtındaki emanet cübbeyle meydanda hafiflik saçıp, elin yabancısına karşı şov yapan o gafil akıllar, aslında kendi bastıkları dalı kestiklerini fark edemeyecek kadar gaflet içindedirler. Bilmezler ki; o daldan düştüklerinde canları yanmayacak, asıl o çiğ laflarının utancı Akşehir'in tarihine kazınacaktır. Hoca'nın mizahı işte tam bu kadar kısa, net ve adamı doğduğuna pişman edecek kadar düşündürücüdür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.