Rümeysa Ayten Yıldız
MODERN KUDÜS SEHAYATNAMESİ
Kudüs’e gitmeme üç gün kaldı. Valizim ortada. İçimde tuhaf bir sessizlik. Heyecan var ama öyle yüksek sesli bir heyecan değil. Daha çok derinde. Sürekli gerçekten gidiyor muyum diye sormadan edemiyorum. Gerçekten gitmeye, oralarda adımlamaya, orada namaz kılmış peygamberlerin izine izimin karışmasına layık mıyım gerçekten diye düşünüp duruyorum. Bunları sorgularken de valizimi hazırlamaya devam ediyorum.
Peki Kudüs benim hayatıma nasıl girdi?
Uzun yıllar boyunca Kudüs’ü herkes gibi duydum; haberlerde, sohbetlerde, sosyal medyada… Ama ne tarihî boyutunu ne de bir Müslüman için anlamını gerçekten kavrayabildim. Bu mesele benim için uzakta duran, kalbime değmeyen bir başlıktı. Ta ki Konya’da bir yurtta, masasında, çantasında, yakasında Kudüs’ü simgeleyen objeler taşıyan 18–19 yaşlarındaki arkadaşlarımı görene kadar. Onların bu meseleye duyduğu aidiyeti anlamıyordum. Hatta içten içe, “Bu konuya nasıl bu kadar yabancı kalabiliyorum?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum.
Sonra pandemi dönemi geldi. İnsanların kendini geliştirmek için çevrim içi programlara yöneldiği o günlerde, ben de “Kudüs Akademisi” programına kaydoldum. Başta bunun sadece bir eğitim olacağını düşünmüştüm. Oysa her akşam yapılan sohbetler, dinî, sosyal, hukukî ve insanî boyutlarıyla Kudüs’ü anlatırken kalbimde başka bir şey inşa ediliyordu.
Bir dersi bile kaçırmadım. Her ders sonunda içimde bir iz kalıyor, konu bitiyor ama benim içimde bitmiyordu. Kudüs artık bir “gündem maddesi” değil, kalbime yerleşen bir dava hâline geliyordu.
Hz. Ömer müslüman olduğunda Efendimizin(sav) yakasından tutup sarstığı, sonra da “Ey Hattab’ın oğlu ,iman edeceğin an gelmedi mi ?” Diye sorduğu anlatılır. Bu sarsıcı olay üzerine Hz.Ömer “ imanın kalbime yerleştiğini hissettim.” Der. Ben de kendi küçük dünyamda buna benzer bir sarsılma yaşadım. Kudüs meselesi adeta beni yakamdan tutup silkmişti. Artık bu dava zihnimde değil, kalbimde yer ediniyordu.
Zamanla çevremde de Kudüs konuşulmaya başlandı. Sohbetler yaptık, hatimler okuduk, anlatımlar dinledik. Bir noktadan sonra şunu hissettim: Bu sadece dinlenen bir mesele değil; omuzlanan bir sorumluluktu.
Peki neden şimdi?
Çünkü bu sürecin ortasında acı bir kayıp yaşadım. Bazı kayıplar insanı sadece üzmez; durdurur. İçini boşaltır. Zamanı yavaşlatır. Ben de öyle bir dönemden geçtim. O kayıp bana şunu düşündürdü: Fırsatlar elimizden kayıp gitmeden, kapımızı çaldığı an değerlendirilmeliydi. Hayatın garantisi yoktu. Ertelemek bazen vazgeçmek demekti.
Belki de tam bu yüzden gitmeliydim.
Evliya Çelebi, Mescid-i Aksa için “Öyle bir mescittir ki gamı götürür,” der. Bu cümle zihnime kazındı. Gamı götürür… İnsan gerçekten gamıyla bir şehre gider mi? Ben gidiyordum.
Miraç hadisesini düşündüm.
Efendimiz Taif’te taşlanmış, sahip çıkılmamış, incitilmişti. Yeryüzünde destek bulamadığı o anın ardından Allah Teâlâ onu semaya yükseltti. Miraç, sadece bir mucize değil; aynı zamanda bir teselli değil miydi? Bir gönül ferahlığı, bir ilahi lütuf…
Kendi kaybımı o büyük hadise ile kıyaslamak elbette mümkün değil. Ama şunu düşündüm: Belki insanın en kırıldığı anlar, yükselmeye en yakın olduğu anlardır. Belki Kudüs benim için küçük bir miraç vesilesi olacaktı. Bir toparlanma, bir ferahlık…
Fakat yolculuğun asıl imtihanı daha bitmemişti.Pasaport süreci…
Vize başvuruları için son gündü. Benim ise pasaportum hala elimde değildi. Pasaportum şubede görünüyordu. Şubeden almak için yola çıktığımda dağıtıma çıkmıştır mesajı geldi. Ben de yaklaşık yirmi farklı şubeyi aradım ama hiçbiri açmadı. Artık eve gidip beklemekten başka çarem yoktu.Tur şirketimizin mihmandarı ise bana saat 12.00’ye kadar süre verildiğini söyledi. Saat 12 oldu, gelmedi. İçimde bir şey çöktü. Sonra tekrar aradılar. “Saat 15.00’e kadar uzatalım,” dediler.15.00 oldu.Yine gelmedi.
Artık gitmeyeceğim kesinleşmiş gibiydi. Tur grubundan çıkarıldım. İçimde hem kabulleniş hem burukluk vardı. “Demek ki nasip değilmiş,” dedim. Saat 16.20’de kapı çaldı.Kargoydu.Pasaport elimdeydi ama artık çok geçti.
Mihmandarımıza fotoğrafını üzülerek attım. “Hocam, bir saatle kaçırdım,” diye. O sırada mihmandarımız -Allah kendisinden razı olsun- hemen tur şirketini aradı. Ben artık bitmiş gözüyle bakarken, bana 10 dakikalık bir süre tanındı.
Hayatımın en heyecanlı 10 dakikası.
O 10 dakikada tüm bilgilerimi eksiksiz ve doğru şekilde sisteme girmem gerekiyordu. Ellerim titriyor, zihnin karışıyor ama hata yapma lüksün yok. Süre akıyor. Her saniye kalbim daha hızlı atıyor. Sonunda gönderdim ve yeniden gruba dahil edildim.
Sonra bekleme süreci başladı. Vize çıkana kadar içim rahat etmedi. “Acaba bir harfi yanlış mı yazdım? Bir rakam eksik mi girdim?” diye günlerce düşündüm.
Ve sonunda…Ben uçağa katılan son yolcuydum.Bu ekibe en son dahil olan.
Gidişi bile bir imtihanla şekillenen yolcu.
Kudüs’e yolculuğum böyle başladı.Henüz gitmeden önce, bana sabrı, kaybı, ümidi ve nasibi öğreterek…