FUY ( Fıtrata Uygun Yaşamak ) - 9 Uygulanabilir Bir Model Önerisi

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Fıtrat ve Toplumsal Düzen: Adalet, Eğitim,Gıda,Ekonomi ve Model İnşası

4.1. Toplumun Fıtrî Yapısı ve Düzen İhtiyacı

İnsan, fıtratı gereği toplum içinde yaşayan bir varlıktır.

Yalnız başına biyolojik varlığını sürdürebilse bile; anlamlı, dengeli ve olgun bir hayat ancak başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde mümkün olur. İnsan konuşarak, paylaşarak, dayanışarak ve sorumluluk üstlenerek kemale erer. Bu yönüyle toplumsallık, insanın sonradan kazandığı bir özellik değil; yaratılışının temel boyutlarından biridir.

Fıtrat, insanın hem bireysel hem de toplumsal yönünü kapsar. İnsan; sevilmek, anlaşılmak, değer görmek ve ait olmak ister. Bu ihtiyaçlar, onu doğal olarak aileye,akrabaya mahalleye, millete ,ümmete ve daha geniş anlamda insanlığa bağlar. Toplumdan tamamen kopmuş bir insanın ruhsal dengesi zayıflar; aşırı bireyselleşme ise anlam krizine yol açar. Dolayısıyla toplum, insan için bir yük değil; bir sığınak ve gelişim zeminidir.

Bu nedenle toplumsal düzen, insan doğasına aykırı bir zorunluluk değil; fıtrî bir ihtiyaçtır. Düzen olmadan güven oluşmaz; güven olmadan da ne ekonomi işler ne adalet sağlanır ne de ahlâk kök salar. İnsan, keyfîliğin hâkim olduğu bir ortamda sürekli tehdit altında hisseder. Bu durum, hem bireysel huzuru hem de toplumsal istikrarı zedeler.

Kur’an’da insanın “halife” olarak tanımlanması (Bakara, 2/30), onun sadece bireysel ibadetlerden değil, toplumsal sorumluluktan da yükümlü olduğunu gösterir. Halifelik, yeryüzünde düzen kurma, adaleti tesis etme ve emaneti koruma görevini ifade eder. Bu görev, insanın hem kendine,hem kendini yaratan Rabbine,hem anne babasına ,hem başkasına ve topluma karşı sorumluluğunu içerir. İslam’a göre insan; sadece “kendisi için yaşayan” bir birey değil, başkalarının hakkını gözetmekle yükümlü bir varlıktır.

Fıtrata uygun bir toplumsal düzen; kaos ile aşırı otorite arasında denge kurar. Ne başıboşluk ne de baskı esastır. Aşırı serbestiyet, güçlü olanın zayıfı ezmesine yol açar; aşırı otorite ise insan onurunu zedeler ve iradeyi felç eder. Bu iki uç arasında kurulacak denge, hem özgürlüğü hem güvenliği korumayı hedefler.

İslam düşüncesinde düzen, insanı ezmek için değil; insanın onurunu, hakkını ve güvenliğini korumak için vardır.
İnsanın 5 temel hakkı olan ;can, mal, akıl, nesil ,din hakkını teminat altına alır.
Devlet, bu çerçevede mutlak güç sahibi bir otorite değil; adaletin teminatı olan bir hakemdir. Toplumun düzeni, güç merkezli değil; hak merkezlidir. Gücün değil, hakkın üstünlüğü esastır.

Bu yönüyle toplumsal düzen, ahlâkın kurumsallaşmış hâlidir. Ahlâk bireyin iç dünyasında başlar; ancak kurumlar ve hukuk aracılığıyla toplumsal yapıya taşınır. Eğer ahlâk bireyde yaşanmazsa hukuk kağıt üzerinde kalır; hukuk kurumsallaşmazsa ahlâk korunamaz. Bu nedenle fıtrata uygun toplum modeli, bireysel vicdan ile kurumsal düzen arasında uyum kurmayı hedefler.

Nasıl ki bireysel vicdanı korumak için, bireysel fıtratı korumak gerekiyor ise ,toplumsal vicdanı korumak için de toplumsal fıtratı korumak esastır.
Bunun için de toplumda fıtri kurallar yani, Cenabı Hakk’ın toplum düzenini sağlanması için bize emrettiği kurallar hayata geçirilmelidir.

Toplumun fıtrî yapısı; dayanışma, adalet, merhamet ve sorumluluk ilkeleri üzerine inşa edilir. Aile bu yapının çekirdeğidir; toplum güven alanıdır; ekonomi emek ve üretim temellidir; devlet ise hakem ve koruyucudur. Her yapı kendi sınırını bilir ve diğerinin alanına müdahale etmez.

Sonuç olarak, insanın fıtratına uygun bir toplumsal düzen; bireyi yok saymadan toplumu, toplumu kutsallaştırmadan bireyi koruyan bir denge düzenidir. Bu düzen; insanı yalnızlaştırmaz, baskı altına almaz; aksine onu sorumlu, onurlu ve dengeli bir hayatın içine yerleştirir.

Toplum, insanın fıtrî iklimidir. Düzen ise bu iklimin adaletle korunmuş hâlidir.

4.2. Adalet: Fıtrata Uygun Düzenin Omurgası

Adalet, fıtrata göre yaşamanın toplumsal hayattaki en temel ilkesidir.

İnsan, yaratılışı gereği hakkaniyet duygusuna sahiptir. Haksızlığa uğradığında içsel bir itiraz hisseder; başkasına yapılan zulüm karşısında da vicdanı rahatsız olur. Bu durum, adaletin sadece dışsal bir hukuk kuralı değil; insanın özüne yerleştirilmiş fıtrî bir ölçü olduğunu gösterir. Dolayısıyla adalet, sonradan öğrenilen bir kavramdan ziyade, insanın iç dünyasında karşılığı bulunan temel bir ilkedir.

Adalet, yalnızca mahkemelerde uygulanan bir hukuk normu değildir; hayatın bütün alanlarını kuşatan bir denge ve ölçüdür. Aile içinde ebeveynin çocukları arasında adil davranması, iş hayatında emeğin hakkının verilmesi, ticarette dürüstlük, kamu yönetiminde liyakat ve ehliyet esasının gözetilmesi… Bunların tamamı adalet ilkesinin farklı tezahürleridir.

Kur’an-ı Kerim’de adalet, imanın doğal bir sonucu olarak sunulur:

“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)

Bu ayet, adaletin keyfî değil; ilahî bir yükümlülük olduğunu ortaya koyar. Emanetin ehline verilmesi, sadece maddi bir emanetle sınırlı değildir; makam, görev, sorumluluk ve kamu yetkisi de birer emanettir. Bu bağlamda adalet, liyakat ilkesini de içinde barındırır. Görevlerin ehil olmayanlara verilmesi, sadece bir yönetim hatası değil; toplumsal düzeni zedeleyen bir adaletsizliktir.

Fıtrata uygun adalet anlayışı, güçlüden yana değil; haktan yana durur. Güç, hak üretmez; hak, güce sınır çizer. Bu nedenle İslam düşüncesinde adalet, çoğunluğun çıkarına ya da güçlülerin menfaatine göre şekillenmez. Hakkın ölçüsü; statüye, zenginliğe, akrabalığa ya da siyasi yakınlığa göre değişmez.

Kur’an’da, kişinin kendi aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması istenir (Nisâ, 4/135). Bu ilke, adaletin duygusal veya çıkar temelli değil; ilkesel ve evrensel olduğunu gösterir. Fıtrata uygun bir toplumda adalet, tarafgirliğin değil; hakkaniyetin ifadesidir.

Adaletin zedelendiği bir toplumda güven kaybolur. İnsanlar, hakkın değil bağlantının ve gücün belirleyici olduğuna inanırsa; kurumlara olan inanç zayıflar. Liyakat yok olur, ehliyet geri plana itilir. Bu durum, sadece ahlâkî bir çöküşe değil; ekonomik ve siyasal istikrarsızlığa da yol açar. Çünkü adaletin olmadığı yerde yatırım da üretim de uzun vadeli planlama da sağlıklı şekilde yürüyemez.

Ahlâk hızla aşınır; insanlar kurallara inandıkları için değil, korktukları için uymaya başlar. Bu ise sürdürülebilir bir düzen değildir. Fıtrata uygun düzende adalet, korkuya değil vicdana ve kurumsal güvene dayanır.

Adalet aynı zamanda denge demektir. Aşırılıkların önüne geçmek, hak ile sorumluluk arasında ölçü kurmak, birey ile toplum arasındaki ilişkiyi dengelemek adaletin kapsamındadır. Ne birey toplum adına ezilir ne de toplum bireysel çıkarlar uğruna parçalanır.

Bu yönüyle adalet, fıtrata uygun düzenin omurgasıdır. Omurga nasıl ki bedenin ayakta durmasını sağlarsa, adalet de toplumun ayakta kalmasını sağlar. Adalet çökerse düzen dağılır; düzen dağılırsa güven ve huzur kaybolur.

Sonuç olarak, fıtrata uygun bir toplumsal modelde adalet; hukukun, ekonominin, siyasetin ve sosyal hayatın merkezinde yer alır. Adalet sadece bir ideal değil; hayatın her alanında uygulanması gereken temel ilkedir.

Adaletin hâkim olduğu bir toplumda insanlar kendilerini güvende hisseder; haklarının korunacağına inanır , geçmiş için üzülmez ,gelecek için korku ve endişe duymaz ve sorumluluklarını yerine getirme konusunda daha istekli olur. Böyle bir toplumda düzen baskıyla değil; hakkaniyetle sürdürülür . Bunun sonucunda ,huzurlu ve mutlu bir toplum oluşur.

Devam edecek

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.