Nihat Abayhan
FUY (Fıtrata Uygun Yaşamak)-7 Uygulanabilir Bir Model Önerisi
3.3. Neslin Korunması, Eğitim ve Fıtrat
İslam’ın temel maksatlarından (makāsıdü’ş-şerîa) biri olan neslin korunması (hıfzun-nesl), insanın yaratılış gayesi ve fıtrî yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Bu ilke, yalnızca insan türünün biyolojik olarak devamını sağlama amacını taşımaz; aynı zamanda imanın, ahlâkın, değerlerin ve kimliğin nesilden nesle aktarılmasını hedefler. Bu yönüyle neslin korunması, maddî bir süreklilikten çok daha fazlasını ifade eder: manevî ve ahlâkî süreklilik.
İslam’a göre çocuk, salt dünyaya getirilen bir varlık değil; emanet olarak teslim edilen bir şahsiyettir. Bu emanet anlayışı, ebeveynlere yalnızca bakım ve geçim sorumluluğu değil; çocuğun fıtratını koruma, geliştirme ve doğru istikamete yönlendirme yükümlülüğü de yükler. Nitekim Kur’an ve Sünnet’te çocuk, pasif bir birey değil; doğru eğitimle hayra ya da ihmal ve yanlış yönlendirmeyle bozulmaya açık bir varlık olarak ele alınır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Her çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar” hadisi, insanın doğuştan taşıdığı saf, temiz ve hakikate yatkın potansiyeli açıkça ortaya koyar. Bu hadis, fıtratın tek başına yeterli olmadığını; ailenin, çevrenin ve eğitimin belirleyici rolünü vurgular. Başka bir ifadeyle çocuk, doğruya meyyal olarak dünyaya gelir; fakat bu meyil, bilinçli bir eğitimle korunmazsa zamanla körelebilir veya yanlış istikametlere sürüklenebilir.
Bu noktada eğitim, fıtratın doğal gelişimini destekleyen bir süreç olmalıdır. İslamî eğitim anlayışı, çocuğu zorla kalıba sokmayı değil; onun yaratılıştan getirdiği kabiliyetleri keşfetmeyi, beslemeyi ve ahlâkî ölçülerle yönlendirmeyi esas alır. Fıtrata uygun eğitim; baskıcı, korkutucu veya mekanik değil; sevgi, örneklik, merhamet ve hikmet temelli bir eğitimdir. Zira çocuk, en çok söyleneni değil; gördüğünü ve yaşadığını öğrenir.
Neslin korunması, bu anlamda yalnızca bedenin ve canın muhafazası ile sınırlı değildir. Aksine, günümüz dünyasında belki de daha hayati olan yönü, zihinsel ve ahlâkî muhafazadır. İnançsızlık, ahlâkî relativizm, haz merkezli yaşam anlayışı ve kimliksizleştirici kültürel akımlar; modern çağda nesli tehdit eden en büyük unsurlar hâline gelmiştir. Bu tehditler, çoğu zaman fiziksel bir zarar vermeden; düşünce, değer ve aidiyet düzeyinde tahribat oluşturarak etkili olur.
İslam, neslin korunmasını bu yüzden aile kurumu üzerinden temellendirir. Aile, çocuğun ilk okulu; anne-baba ise ilk öğretmenleridir. Ailenin zayıfladığı, rol modellerin kaybolduğu ve değer aktarımının kopuklaştığı toplumlarda; eğitim ne kadar kurumsallaşmış olursa olsun, neslin korunması eksik kalır. Çünkü okul bilgi verir; fakat kişilik, karakter ve ahlâk öncelikle aile ortamında inşa edilir.
Sonuç olarak neslin korunması; evlilikten başlayan, ailede kök salan, eğitimle derinleşen ve toplumda karşılık bulan bütüncül bir süreçtir. Fıtrata uygun bir toplum, ancak fıtrata uygun yetişmiş nesillerle mümkündür. Bu da çocuğu merkeze alan; onu hem koruyan hem de sorumluluk bilinciyle yetiştiren bir eğitim anlayışını zorunlu kılar. İslam’ın hedeflediği nesil; sadece yaşayan değil, neye niçin yaşadığını bilen, değerleriyle barışık ve sorumluluk sahibi bir nesildir.
⸻
3.4. Ailenin Eğitimdeki Rolü: İlk Terbiye Mekânı
Fıtrata göre yaşamanın aile boyutunda eğitim, tali değil; kurucu bir unsurdur. Aile, insanın dünyayla ve değerlerle kurduğu ilişkinin başladığı ilk mekândır. Bu sebeple çocuk için ilk öğretmen aile, ilk eğitim ortamı ev, ilk ahlâk rehberleri ise anne ve babadır. Okul, bilgi kazandırabilir; çevre beceri geliştirebilir; ancak kişilik ve karakter, büyük ölçüde aile ortamında şekillenir.
İslam düşüncesinde eğitim, yalnızca zihinsel bir faaliyet değil; aynı zamanda ahlâkî ve ruhî bir inşa sürecidir. Bu inşanın temel taşı ise terbiyedir. Terbiye, bilgi aktarmaktan öte; davranış kazandırmak, ölçü öğretmek ve istikamet vermek anlamına gelir. Bu nedenle İslam geleneğinde eğitim, soyut öğretilerle değil; yaşanan örneklikle etkili olur. Çocuk, kendisine anlatılan doğrulardan çok; şahit olduğu tutumları içselleştirir.
Anne ve baba, bu anlamda yalnızca bakım sağlayan kişiler değil; yaşayarak öğreten rehberlerdir. Evde adalet varsa çocuk adaleti; merhamet varsa merhameti; sabır varsa sabrı öğrenir. Sorumluluk bilinci, dürüstlük, helâl-haram hassasiyeti ve başkasına saygı gibi temel ahlâkî değerler; aile içinde gündelik hayatın parçası hâline geldikçe çocuğun fıtratına yerleşir. Aksi hâlde bu değerler, sözde kalır ve davranışa dönüşmez.
Fıtrata uygun aile ortamı; sevgi ile disiplinin dengelendiği, sınırların net ama merhametin hâkim olduğu bir ortamdır. Ne başıboşluk ne de aşırı baskı, fıtrata uygundur. Zira aşırı baskı korkak ve içine kapanık bireyler üretirken; sınırsız serbestlik sorumsuz ve ölçüsüz karakterlere yol açar. Fıtrî terbiye, çocuğun iradesini bastırmadan yönlendiren, yanlış yaptığında incitmeden uyaran bir dengeyi esas alır.
Buna karşılık fıtrata aykırı aile ortamları, çocuğun iç dünyasında derin ve kalıcı yaralar açabilir. Sevginin eksik olduğu, şiddetin normalleştiği, adaletsizliğin veya çifte standardın hâkim olduğu aile yapıları; çocuğun güven duygusunu zedeler. Bu zedelenme, ilerleyen yaşlarda ya otoriteyle sorun yaşayan ya da değerlerle bağını koparmış bireyler olarak ortaya çıkar. Böyle bir durumda eğitim kurumlarının çabası, çoğu zaman telafi edici olmaktan öteye geçemez.
İslam’ın aileyi merkeze almasının temel gerekçelerinden biri de budur: Toplumsal ıslah, ailede başlar. Ailenin ihmal edildiği, anne-babalığın sorumluluk olmaktan çıkarıldığı toplumlarda; eğitim politikaları ne kadar gelişmiş olursa olsun, ahlâkî çözülme kaçınılmazdır. Çünkü okul belirli saatlerle sınırlıdır; aile ise çocuğun hayatına sürekli ve doğrudan temas eder.
Sonuç olarak aile, fıtrata uygun eğitimin ilk ve en etkili terbiye mekânıdır. Burada verilen eğitim; çocuğun yalnızca bugününü değil, bütün bir hayatını şekillendirir. Fıtrata uygun bir toplum inşa etmek, ancak fıtrata uygun ailelerde yetişmiş bireylerle mümkündür. Bu nedenle anne-babalık, İslam’da sıradan bir rol değil; neslin istikametini belirleyen ahlâkî bir sorumluluktur.
Devam edecek