Direniş Hattının Direnci

İsrail, geçtiğimiz günlerde evine yaptığı füze saldırısıyla İzzettin Kassam Tugayları genel komutanı İzzeddin El Haddad’ı eşi ve kızıyla birlikte şehit etti. Yetmedi, yeni genel komutan Muhammed Avde de seçilmesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden şehit edildi. Yetmedi, Gazze, her günün gecesi ve sabahı yeni saldırılar ve yeni katliamlarla kana bulandı, bulanmaya devam ediyor.

Türkiye, Katar ve Mısır’ın arabuluculuğuyla 9 Ekim 2025 tarihinde imzalanan ateşkesten bu yana, İsrail tarafından Gazze’ye sayısız saldırı yapıldı. Bu saldırıların tamamında birçok sivil ile birlikte HAMAS’ın lider kadrosundan da onlarca kişi katledildi.

Yaşananlara karşı maalesef elimiz kolumuz bağlı. Çaresizlik içinde kıvranıyoruz. Karadan ve denizden yapılan Sumud filosu gibi sivil aksiyonlar ise, ya İsrail ile iş tutan ülkeler ya da işgalci İsrail tarafından hem de uluslararası sularda durduruluyor ve sadece gemilere el konulmakla yetinilmiyor, aktivistlerin paralarına ve şahsi eşyalarına da el konularak tutuklanıyorlar. Uluslararası sitemde bu duruma dur diyecek bir mekanizma zaten yoktu, şimdilerde hiç kalmadı.

İslam ülkelerinin, 7 Ekim’de Gazze’nin dirilttiği bu onura sahip çıkamayacak kadar ABD’nin esiri olduklarını ise dillendirmeye bile gerek yok. İşgal cezaevlerinde çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere Filistinli mahkumlara tecavüzlerin sistematik hale geldiğini işgalcinin kendisi ve failleri bile itiraf ederken, kimi İslam ülkelerinin liderleri HAMAS’ı ve 7 Ekim’i suçlamaya devam ediyor.

Onlara göre işgalci, 7 Ekim olmasaydı vurmayacaktı, yakmayacaktı, yıkmayacaktı. 1948 yılından yaşanan Deir Yasin ya da Tantura katliamında ortada ne HAMAS ne de direniş vardı. Sonuç, Filistinliler için değişmemişti. Yine katledildiler, yine tecavüze uğradılar yine topraklarına el konularak yerlerinden edildiler. O gün bu gündür sistematik bir soykırım tüm vahşetiyle devam ediyor. Ama saraylarında yaşadıkları sefahatin ürettiği köleliği göremeyenlerin, bu tarihi gerçekliği de görmemesi çok normal.

HAMAS ve diğer direniş grupları, ellerini kollarını bağlayan arabulucu kardeşlere rağmen görece de olsa işgalciye direnmeye devam ediyorlar. Gazze’nin sabırlı halkı ve onlara eşlik eden Batı Şeria, direnişin bedeli olan fedakarlığı hakkıyla yerine getiriyorlar. Ama maalesef tablo değişmiyor. Telaviv ile ihanet ilişkisinde olanlar, ABD’nin ağzına bakıp, Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, Gazze’yi ve tüm Filistin coğrafyasını kendi istikballeri için peşkeş çekenler, yaşananların en az işgalci kadar ortağıdır.

Olayların bize öğrettiği gerçek, işgalciye karşı direniş hattı diye bir savunma sathının olması gerektiğidir. Bu hattın merkezi işgal topraklarıyken, destek hattının nereye uzandığının bir önemi yok. Şia düşmanlığı üzerinden İran’a ve Hizbullah’a çemkirenler, becerebiliyorlarsa bu hattı, başka bir ülke üzerinden şekillendirsinler ve İsrail’in saldırgan, yayılmacı ve her geçen gün arttırarak devam ettirdiği işgali ve soykırımı durdursunlar. Bunu dilerlerse Ankara, isterlerse Şam, olmadı Doha ya da Kahire üzerinden yapsınlar. Ama Gazze’ye ve Filistin halkına boş vaatler dışında bir gelecek taşısınlar. Kullanılacak dilin bürokratik değil, güç olduğu tartışmasız. İyi de bunu kim yapacak?

Bu sorunun cevabı aslında herkesin vicdanında gizli ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyor. Eğer bir direniş hattı kurulmazsa, ya da artık ne kadar kalmışsa var olan desteklenmezse sadece Gazze değil, bütün Filistin coğrafyası işgal ve yerleşimciler eliyle adım adım yok edilecek. Bu artık bir ihtimal değil, açık bir süreçtir. Bu sürecin nihai haritası ise kimse tarafından bilinmiyor.

Direniş hattı dediğimiz şey, sadece silahlı mücadele değildir. Bu, siyasi irade, ekonomik bedel ödeme cesareti ve gerçek bir birlik demektir. Ama bugün ne görüyoruz? Aşağı yukarı tüm ülkeler için söylenebilir ki, kendi koltuklarını korumak için susan, çıkarları uğruna gözünü kapatan, hatta zaman zaman işgale dolaylı destek veren bir tablo.

Petrolüyle, ticaretiyle, askeri gücüyle, diplomatik ağırlığıyla işgale karşı esaslı bir baskı hattı kuramayan hiçbir yapı, her şeyden önce ümmet iddiasında bulunamaz. Çünkü ümmet olmak, sadece aynı mezhebin aynı meşrebin iç kliklerinin kardeşliği demek değildir. Ümmet olmak aynı zamanda, aynı inancın mensuplarının aynı kaderi paylaştığı bilincini kuşanması demektir. Ortak acıya üzülmek çok önemli ama daha da önemlisi, hep birlikte o acıyı durduracak iradeyi gösterebilmektir.

Yaşananlar göstermiştir ki, direniş hattı diye isimlendirilen güçler bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ya bu hat kurulacak ya da parçalanmış, sessiz ve edilgen bir coğrafya olarak tarih sahnesinde daha büyük kayıplara hazır olunacaktır. Bugünün en acı gerçeği, direnenler yalnız bırakılmıştır.

Mezhepsel reflekslerle, kibirli siyasi ajandalarla direnenlere çamur atanlar, eğer işgalci ve soykırımcı Siyonizm’e karşı gerçekten esaslı bir duruş kırıntısı taşıyorlarsa vaat üretmeyi bırakıp, sahada alternatif bir güç merkezi inşa etmek zorundadır. Bu hattın lojistiği Ankara’dan mı geçer, Madrid’den mi yükselir, Doha mı olur, yoksa Şam’da mı perçinlenir, bunun artık hiçbir önemi yoktur. Önemli olan tek şey, işgalcinin namlusunun karşısına dikilecek somut, caydırıcı ve birleşik bir gücün ivedilikle var edilmesidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.