Ümit Savaş Taşkesen

Ümit Savaş Taşkesen

*Bir “Mecusi” ve “Batı Aparatı” Olarak Ali Şeriati veya Fıkhın Sosyolojiyle İmtihanı*

Türkiye'de 80’li ve 90’lı yıllarda İslamcı gençliğin başucu yazarlarından biriydi Ali Şeriati. Sağdan sola, farklı okuma gruplarının elden düşürmediği, İslam’ı sadece bir vicdan meselesi olmaktan çıkarıp sosyal adaleti ve sömürge karşıtlığını merkeze alan bir “öze dönüş” hareketinin sembolüydü.

Şimdilerde ise YouTube ekranlarında, elinde İmam Tahavi akidesi ve klasik kelam metinleriyle günümüzü okumaya çalışan bir "statüko aklının" ağır ve bol hakaretli bir taarruzuyla karşı karşıya. Eleştirilerin odağındaki isim Altay Cem Meriç.

Meriç'e göre Şeriati, "Mecusiliği bırakamamış bir Fars milliyetçisi", "Batı aparatı", "Rafızi bir tekfirci", "sahabeye söven bir Haşhaşi" ve hatta "IŞİD'den beter bir zihin". İnsan biraz yakından bakınca bu dinmez öfkenin sebebini merak ediyor tabii. Neydi Şeriati’nin affedilemez suçu?

Aslında mesele Şeriati'nin İbn Haldun'dan, Weber'den ve Fanon'dan mülhem sosyolojik bir okuma yapması ve bunu yaparken de o dokunulmaz "geleneksel" konfor alanını fena halde sarsmış olması.

Örneğin, Şeriati’nin en meşhur kavramsallaştırması olan "Dine Karşı Din" tezi... Şeriati bu metinlerinde, Sasaniler döneminde Zerdüştlüğün nasıl resmi devlet dini haline gelip semirdiğini, başlangıçtaki hareketli ruhunu yitirip statükoyu koruyan kof bir bürokratik aygıta, "taşlaşmış bir törenler mecmuasına" dönüştüğünü anlatır. Meriç ise bu metni okuyup büyük bir ciddiyetle, "Görüyor musunuz, adam ateşgedeleri, Mecusiliği övüyor!" sonucunu çıkarıyor. Gerçekten inanılmaz bir okuma biçimi. Bir dinin iktidarla bütünleştiğinde nasıl çürüdüğünü anlatan evrensel bir sosyoloji eleştirisinden, bir "ateşperestlik romantizmi" çıkarmak için ya sosyolojiden hiç haberdar olmamak ya da metne fazlasıyla ön yargılı yaklaşmak gerekiyor. Şeriati orada Mecusiliği övmüyor, aksine dinin iktidar gücüyle "Safevileşmesinin" (veya Emevileşmesinin) arkeolojisini yapıyor.

Sonra bir de "Batı aparatı" meselesi var ki, evlere şenlik. Şeriati, Paris yıllarında fildişi kulesinde kahve yudumlayan, "Aydınlanma" methiyeleri düzen bir Batı aşığı değildi. Bizzat Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir direnişini (FLN) desteklemiş, Martinikli anti-emperyalist düşünür Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabını Farsçaya çevirmiş, Batılı entelektüellerle bizzat sömürgeciliğin kalbinde hesaplaşmış ve bu yüzden hapis yatmış bir isim. Batı'nın sömürgeci kültürünü körü körüne taklit eden Doğulu aydınları "eşekleştirilmiş" (istihmar) olarak niteleyen, onlara inat "İslam'a (Öze) Dönüş" çağrısı yapan bir adama kalkıp "Batı aparatı" demek, tarihi kelimenin tam anlamıyla tersinden okumaktır.

Peki ya o meşhur "put" ve "tağut" tartışması? Şeriati; modern çağda kapitalizmin, lüks arabanın, eşya fetişizminin ve sınıfsal uçurumların insanın yeni "putları" olduğunu söylüyor. İnsanın paraya ve güce ontolojik bir kölelikle bağlandığını, bunun da modern bir "şirk" olduğunu anlatıyor.

Meriç ise buna karşılık Kur'an'dan dünya nimetlerini anlatan (kadınlar, oğullar, kantar kantar altınlar) ayeti okuyup, elindeki fıkıh cetveliyle şu cevabı veriyor: "Bu ayet bunları sevmeyi haram bile kılmaz, sen fıkhen haram olmayan bir şeye nasıl şirk dersin! Lat, Uzza, egzoz manifoldu nasıl put olurmuş!"

İşte aslında bütün krizin koptuğu, iki zihniyetin çarpıştığı yer tam olarak burası. Klasik fıkıhçı akıl, kapitalist sömürü çarklarını ve modern eşya fetişizmini fıkıh kitaplarında bulamadığı için "ticari zeka" veya "helal daire" diyerek meşru görüyor. Meseleyi "arabayı sevmek fıkhen haram mıdır?" basitliğine indirgeyerek, dinin o sömürüye başkaldıran muazzam varoluşsal boyutunu donduruyor.

İşin en tuhaf ve ironik yanı da "tekfircilik" ve "kibir" suçlaması... Meriç, Şeriati okuyanların kendilerini "gerçek Müslüman" sanıp, hata yapan diğer dindaşlarını dışladığını, bunun bir IŞİD/Harici zihniyeti olduğunu iddia ediyor. Hatta kendi "engin" Ehl-i Sünnet hoşgörüsünü ispatlamak için de "Ramazan günü sabaha kadar şarap içip Allah'a söven bir adam kelime-i şehadet getirirse Hanefi akidesine göre hakiki mümindir, koluna girilir" diyor.

Ne kadar güzel, ne kadar kucaklayıcı bir tutum değil mi? Ama ilginçtir ki; aynı engin hoşgörü, İslam’ı kapitalizme ve emperyalizme karşı bir adalet ideolojisi olarak savunan, Emevi ve Safevi iktidar pratiklerini eleştiren Ali Şeriati'ye gelince aniden buharlaşıyor. O an Şeriati "Rafızi köpeği", "Mecusi" ve "Haşhaşi" oluveriyor. Şarap içip küfreden lümpene ardına kadar açılan o geniş itikadi kredi, kurulu düzeni sosyolojik bir neşterle sorgulayan entelektüele bir saniye bile tanınmıyor. Kendi kalıbına uymayanı anında "köpek" ve "Mecusi" ilan eden bir aklın, karşısındakini "tekfircilikle" suçlaması, psikolojideki o meşhur "yansıtma" (projeksiyon) mekanizmasının kusursuz bir örneği.

Günün sonunda karşımızda cereyan eden bu tek taraflı kavga, salt bir "Ali Şeriati'nin hadis veya tarih anlayışı" eleştirisi değil. Bu, yüzyıllardır kitleleri "kader" diyerek uyuşturan, sermayeyle ve iktidarla asla sorun yaşamayan, dini sadece bir nefis terbiyesine ve "cami vaazına" indirgeyen o konforlu statüko aklının, sosyolojik ve devrimci bir uyanışa karşı duyduğu derin panik halidir.

Şeriati, "Sizi rahatsız etmeye geldim" diyerek o uykuyu kaçırmıştı. Görünüşe bakılırsa, aradan geçen yarım asra rağmen birileri hala o uykunun bölündüğüne çok kızgın.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.