Suat Şahinoğlu
6. GÜN OHRİD'DEN KALKANDELEN'E VE ÜSKÜP’E: OSMANLI'NIN RENKLİ İZLERİ
Ohrid’e otelimizde sabah erken saatte yaptığımız kahvaldan sonra otelden ayrılıp valizlerimizi otobüse yerleştirdikten sonra iskeleye geldik. Ohrid gölünde yaptığımız bir tekne turu ile Ohrid’in orman ve tarihi eser güzelliklerini doya doya seyrettik.
Bir gün önce Ohrid şehir turumuzda, 11 asırlık çınar, Halveti Tekkesi, Ali Paşa Camii, Ohrid Çarşısı, inci dükkânları, pazar yeri, Ayasofya Kilisesi, Aziz Klement Heykeli ve Antik Tiyatro'yu gördük. Şehrin dar ve tarihî sokakları bana yer yer Safranbolu'yu hatırlattı. Bir başka ilginç deneyim ise geleneksel kâğıt yapımını gösteren dükkânlardan birinde eski teknikleri görmek nasip oldu.
Balkanlar'da kültürel mirasın yalnızca büyük anıtlarda değil, küçük zanaatlarda da yaşadığını bir kez daha gördüm.
Kalkandelen: Alaca Camii
Otobüsümüze binerek Ohrid'den sonra Kalkandelen'e hareket ettik. Buradaki en önemli ziyaretimiz Alaca Camii oldu. 1833 yılında Abdurrahman Paşa tarafından yaptırılan cami, iç ve dış süslemeleriyle Balkanlar'daki en dikkat çekici Osmanlı eserlerinden biri. Renkleri, bezemeleri ve mimari ayrıntıları gerçekten büyüleyiciydi. Daha önce Kosova'da Hasanpaşa Camii'nde gördüğüm sarı, kırmızı ve yeşil gibi canlı renkleri burada daha güçlü biçimde gördüm.
Balkanlar'daki Osmanlı mimarisinin Anadolu'daki klasik örneklerden farklılaşarak kendine özgü bir estetik dil geliştirdiğini düşünmeye başladım.
Bu farklılık aslında bir zayıflık değil, medeniyetin yeni coğrafyalarda yeniden yorumlanmasının bir göstergesiydi.
Kalkandelen'de Alaca Camiinin daha önce fotoğraflarını görmüş olsam da insanın karşısında durması başka bir şeydi. Duvarlardaki renkler, süslemelerin canlılığı ve yapının çevresindeki atmosfer, Balkanlar'daki Osmanlı sanatının İstanbul'dan ibaret olmadığını hatırlatıyordu. Osmanlı mimarisi farklı coğrafyalarda farklı biçimler almıştı.
İstanbul'da başka... Bursa'da başka... Üsküp'te başka… Kalkandelen'de başka...
Aynı medeniyet, farklı iklimlerde ve farklı toplumlarla karşılaşınca yeni estetik biçimler üretebiliyordu.
Bu da bana medeniyetin tek tip bir yapı olmadığını düşündürdü. Medeniyet, gittiği yere kendisini aynen kopyalamıyor. Oranın kültürüyle karşılaşıyor, dönüşüyor ve yeni bir biçim kazanıyordu. Alaca Camii'nin renklerinde bunu görmek mümkündü. Sarılar, kırmızılar, yeşiller... Balkanların daha canlı ve hareketli estetik dünyası, Osmanlı sanatının klasik çizgileriyle birleşmişti. Kosova'da dikkatimi çeken çiçekler burada yeniden karşıma çıktı. İnsanların yaşadığı çevreyi güzelleştirme arzusu, farklı şehirlerde farklı biçimlerde kendisini gösteriyordu. Bu küçük ayrıntılar benim için giderek daha önemli hale geliyordu. Çünkü seyahatin başında büyük tarihî olayların peşindeydim.
Savaşlar... Hükümdarlar... Devletler... Antlaşmalar... Fakat yolculuk ilerledikçe tarihin asıl izlerini daha küçük ayrıntılarda aramaya başladım.
Bir kapı... Bir pencere... Bir mezar... Bir kelime... Bir yemek... Bir türkü... Bir insanın anlattığı aile hikâyesi... Belki de tarih dediğimiz şey, bütün bunların toplamıydı.
Akşam Üsküp'e ulaştık.
Üsküp e vardığımızda önce kuru fasulyeli köfte yedik afiyetle. Kuru fasulyeli köfte oluyorsa daha farklı lezzetlerle de karşılaşabileceğimi düşünerek sevindim. Yemekten sonra dileyen misafirlerimiz ışıklandırılmış Üsküp'ü gezdi. Biz de orta yaşlı bir adama bitpazarını sorduk. Adam çok sıcakkanlıydı. Anlattığına göre elveda Rumeli dizisinde oynamış. Bize Üsküp hakkında bilgiler verdi. Birlikte bitpazarına kadar gittik, ayrıldık. Üsküp’e gidilir de Yahya Kemal hatıra gelmez mi?
‘’Üsküp ki Yıldırım Bayezid Han diyarıdır
Evlad-ı Fatiha’ndan onun yadigârıdır.
Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle biz’di o”
Haklıydı Yahya Kemal. Kendimi yabancı hissetmediğim bu yerde bana ait çok şey vardı. Ara sokaklarda ilerlerken bir çocuğa saat kulesinin yerini sorduk. Çocuk Türk’müş. Balkanlara özgü tatlı bir Türkçe’ yle konuşuyordu. Türkiye Türkçe’ sinde unutulmaya yüz tutmuş olan ve benim hassasiyetle kullanmaya çalıştığım Osmanlıca bir çok kelime on yaşlarındaki bir çocuktan gayriihtiyari sadır oluyordu. Çocuğun saat kulesinin merdivenlerinden inerken ‘’trabzanlara iyi tutunun” demesi ilgimi çekti. Çünkü ben belki bir Reşat Nuri, Halide Edip romanında rastlamıştım bu kelimeye sadece. Saat kulesinden görünen Üsküp manzarası şöyleydi: Gök kubbeyi boylu boyunca yaran minareler ve minarelerin üzerinden –dalgalanan kelime-i tevhid sancağını andırırcasına- ağır ağır geçen bulutlar… Etkileyici bir görüntüydü. Üsküp’te Murat Paşa ve Mustafa Paşa camilerini de ziyaret ettik. Bu camilerde de çok fazla renk ve çiçek motifi vardı. Üsküp Kalesi, inşa edildiği yer itibarıyla güzeldi, ama yıkık dökük duvarlardan burasının yeterli bakımı görmediği anlaşılıyordu. Vardar Nehri’nin yanından geçerken birlikte Vardar Ovası türküsünü söyledik.
Vardar’ın Üsküp’te olduğunu öğrenmiş oldum böylece. Bu vesileyle türkülerimizin kültür ve medeniyet perspektifimiz üzerindeki etkisini yeniden idrak etmiş oldum. Daha önce hazırladığım Rumeli türküleri, bu coğrafyada müşahede ettiklerimi anlamlandırmada ve bunları yakinen hissetmede en büyük yardımcım oldu. Kanaatim odur ki: Vardar Ovası, Yemen Türküsü, Tuna Nehri, Drama Köprüsü gibi türkülerimiz unutulmadıkça –siyaset bilimciler ne derse desin- bu coğrafyalar bizimdir, aradaki siyasi ve askeri sınırlar anlamsızdır. Rumeli’nin İslamlaşmasını sağlamış tasavvuf büyüklerinin izlediği islamın burada yerleşmesine ve kök salmasına vesile olduğunu ve olacağını asırlardır faaliyetlerini sürdüren tekkeler ispatlıyor. Küçük, şirin bir kiliseye de uğradık. Mimarisi ve iç dizaynı bir tekkeden çok farklı değildi. Öyle ki her tekkede muhakkak bulunan su kuyusu bile vardı burada. Gördüğüm manzara kültürlerarası etkileşimin çarpıcı bir örneğiydi. Ayrıca bir kilise çevredeki camilerden asla yüksek olamazdı tıpkı burada olduğu gibi. Bu arada Makedonya’nın bayrağındaki güneşin İskander-i Kebir’ i simgelediğini öğrendim. Akşama doğru İsa Beg Hanı’nın karşısında dinlendik, Balkanların genel durumunu çeşitli açılardan özetleyen bazı önemli bilgiler öğrendik: Haç eskiden beri Sırpları temsil ettiğinden Müslümanları tiksindiriyormuş. Arnavut Azize Rahibe Teresa üzerinden Müslümanların bu tutumları giderilmeye çalışıyormuş. Her yerde heykeli bulunan Rahibe Terasa yardımseverliğin, fedakarlığın ve sevginin havarisi gibi sunuluyormuş. Sırplar ve Hırvatlar Üsküp’ün İslami çehresini değiştirmek için şehrin her tarafından görülebilecek kadar büyük bir haç dikmişler dağa. Oradan Harabati Baba Dergahı’na uğradık. Klasik tekke mimarisiyle geniş bir alana inşa edilmişti. İçeride bizi takkesi ve haydariyesiyle genç bir Bektaşi dervişi karşıladı. Duvarlarda Hz. Ali resimler, şeyhlerin fotoğrafları, itikadi açıdan problemli bazı figürler ve koç boynuzu vardı. Sanki İran-pers geleneğinden etkilenmiş Bektaşilik. Genç dervişle kısa bir sohbet yaptık. Kendilerinin de Müslüman olduğunu Bektaşiliğin bir din olmadığını vurguladı. Şu an postta bulunan şeyh Baba Reşat’ın tavrı da bu yöndeymiş ve böylece Müslümanları siyasal amaçlı bölme çabaları boşa çıkıyormuş. Ama içerde İslamın mahiyetiyle ilgili meselelere girince dini tamamen batına hapseden alevi-bektaşi yorumlarını duymamız fazla gecikmedi. Dervişe namaz kılıp kılmadıklarını sorduk. Cevap mealen şöyleydi: Yoksa siz günde sadece beş vakitle namaz kıldığınızı mı sanıyorsunuz? Halbuki biz bilinen namaz hareketlerini yapmasak da her an namazdayız.
Üsküp’te Müslüman gençlerin kurmuş olduğu Köprü Derneği’nin faaliyetleri Makedonya’nın geleceğine ilişkin ümidimizi artırdı.