• BIST 104.452
  • Altın 145,974
  • Dolar 3,5123
  • Euro 4,1810
  • Konya 33 °C
  • Danıştay'dan memurlara tayin müjdesi!
  • Milli Eğitim Bakanı Yılmaz: 20 bin öğretmen atanacak
  • İkinci el otomobile 10 bin kilometre garantisi!
  • Danıştay'dan memurlara tayin müjdesi!
  • Milli Eğitim Bakanı Yılmaz: 20 bin öğretmen atanacak
  • İkinci el otomobile 10 bin kilometre garantisi!

Pozitivizm ve Din

Ramazan Altıntaş

Pozitivizm, Fransız düşünür A. Comte tarafından ilahiyatçı ve metafizik felsefeye karşı kullanılmıştır. Bu akıma göre, pozitif felsefe, insan zekâsının ulaşacağı son aşama kabul edilir. Toplumlar böylesi bir hedefe, din dışı bilimlerden elde ettikleri deneysel tecrübe ve tekâmülcü bir yaklaşımla ulaşabilirler. Comte’nin “Pozitivizmin İlmihali” adlı eserinde vurguladığı gibi, toplumların pozitivist bakış açısını yakalayabilmeleri, “üç hal yasası” diye adlandırılan; teolojik, metafizik ve pozitif hal süreçlerini birbir yaşamalarıyla mümkündür.  Sonuncu safhada A. Comte’a göre, metafiziğe ihtiyaç kalmayacak, onun yerini müspet ilim alacaktır.

Pozitivizmin en önemli ilkelerinden birisi “ilerlemecilik/terakki” düşüncesidir. Toplumlar pozitif hal süreçlerine ulaştığı zaman dinlerin tahtı sallanmış olacaktır. Dine gerek kalmayacaktır. Bu akıma göre, dini inançların her türlüsü, itikadı bâtıladır. Bu aşamaya paralel olarak din yerini bilime, vahiy yerini soyut akla, mucize yerini ilmi keşiflere, mabed yerini üniversiteye bırakacaktır. XIX. yüzyılın pozitivistlerinin kehanetleri böyledir. Bu akım, etkilediği entellektüel iklimlerde dine ve metafiziğe dayalı açıklamaları henüz insanlığın olgunlaşmadığı “ilkel” dönemlerin bir ürünü olarak yorumlamıştır. Dolayısıyla Batı’da böyle bir zihniyet sonucu  “din-bilim” birbirine rakip iki farklı alan olarak görülmüştür. Elbette bunda Hıristiyanlığın büyük payı vardır.

Pozitivist akımın kurucusu başta A. Comte ve arkadaşları François Voltaire, Jean Jacques Rousseau, Alphonse De La Martine,  Ernest Renan ve Jules Simon gibi Batı’lı filozoflar, dinin toplumu bir arada tutan ve insanlara manevi bir güç veren kaynağını keşfettiği için devre dışı bırakılmasına önceden karşı çıkmış olmalarına rağmen, daha sonra tasarımlarına hizmet edecek bir doğal din kurmayı da ihmal etmemişlerdir. Dini, insanlığın iptidai dönemlerinin bir ürünü olarak gören mantıkçı pozitivizmin kitlelerde açtığı derin psikolojik yaraları yakından gören mantıkçı pozitivistler;  akıl ve fen üzerine oturan doğal bir din kurma teşebbüsünde bulunmuşlardır. Hatta doğal din savunucularının başında gelen Voltaire, “eğer tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir” diyordu. Doğal din anlayışı hakikate ulaşmada İlahi vahyi önceleyen dinin yerine,  aşkın yönü olmayan salt soyut akıl yoluyla kavranılacak bir akıl anlayışı üzerine oturur. Elbette beşerî bir din ortaya koymanın arka planında mevcut Hıristiyanlığın gizem ve hurafe ile dolu olan inanç sistemi itici bir rol oynamıştır. İnsanlığın manevî ihtiyaçlarını tatmin amacına yönelik böyle bir girişimin adı din değil, olsa olsa felsefi bir meslektir. Hâlbuki Hak Din olmanın temel vasıfları; ilâhi bir kaynağa dayanmak, peygamberle birlikte ilâhi kitabı olmak ve âhiret gününe inanmaktır. Doğal dinin kaynağı ise,  insandır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, mantıkçı pozitivizmin en önemli ilkelerinden birisi   “ilerlemecilik nazariyesi” dir. Bu nazariyeye göre modernleşme süreçlerine bağlı olarak din, hem toplumsal seviyede ve hem de bireyin zihninde gerileyecek ve sonuçta bireysel hayata indirgenecektir. Bu tasavvurun başarısızlığa uğrayacağını anlamak için çok fazla mesâi harcamaya gerek yoktur. 2000’li yıllara gelindiğinde, zaman, bu temel görüşün yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Modernleşmenin bazı bakımlardan sekülerleşmeye sebep olduğu, hatta bazı coğrafyalarda bunun daha fazla hissedildiği doğrudur. Ama modernleşmenin sekülerleşme karşıtı birçok güçlü “dinî canlanmayı” doğurduğu da ortadadır. Ayrıca toplumsal seviyedeki sekülerleşmenin mutlaka bireysel bilinç seviyesinde de gerçekleşmesi gibi bir zorunluluk söz konusu değildir. Birçok toplumda bazı dini kurumlar güçlerini ve etkilerini kaybetmişler, ama hem eski ve hem de yeni dinî inanç ve ibadet şekilleri, bazen yeni kurumsal şekillere, bazen de aşırı dini ifadelere dönüşerek fertlerin hayatlarındaki yerlerini korumuşlardır. Temsil ettikleri dine inanan ve dinin önerdiği uygulamaları yapanların sayısı az olsa da dinî kurumlar sosyal ve politik alanda etkin olmaya devam etmişlerdir.

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim