• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Konya 22 °C
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş

Mevlâna ve Şekilperest Dindarlık

Ramazan Altıntaş

İslam’da iman ve ibadetler önce taklitle başlar. Belli bir olgunluk sürecinden sonra araştırmaya dayalı tefekkür ve bilgi aşaması izler. Eğer bu aşama sürdürülmezse şekilperest dindarlık türü olan taklit, bir düşüş ve değersizleşmeyi beraberinde getirir. 

Bu sebeple Mevlânâ, öz, cevher ve içerikten yoksun, aslı ve esası bilinmeyen, içi boşaltılmış, sosyal ilişkilerinde ahlâki tutum ve davranışları eksen almayan taklide dayalı dindarlığı sorgular. Mevlânâ’ya göre “muhakkikle mukallit arasındaki fark, Davut’la ses arasındaki fark gibidir.” (Mevlanâ, Mesnevî, II, 46(493)

Bir başka örnekte taklidin zararlı olduğunu şöyle anlatır: “Kuş sesini taklit eden avcı ile kuşun kendisi bir olur mu?” (Mevlana, Fihi Mafih, s. 29). Görüldüğü gibi burada Mevlâna orijinallik üzerinde durmaktadır. Önemli olan satıhtan derinliğe, zahirden batına, şekilden öze geçmektir. Böyle bir değişim yaşamayanlar, dinin kendilerine kazandıracağı manevi haz ve anlamlar dünyasını hissedemezler.

Mevlânâ’ya göre Müslüman, fark etme bilincine ulaşmalıdır. Bu da ancak sezgisel akıl yardımıyla olur. Taklide dayanan bir dindarlık, taassup ve dar görüşlülüğü beraberinde getirir. Böyle bir kimse, eşyanın arka planını kavrayamaz, ibadetlerin hikmet ve esasına vakıf olamaz.  Mevlânâ, ileri görüşlü olmayan, varlığın hikmet ve gayesini kavramaktan yoksun, tamamen sûfiliğini taklit çerçevesinde sürdüren bir kimsenin zavallı halini şu öyküde çok güzel tasvir eder:

“Bir sufi yolculuğu sırasında gecelemek için bir tekkeye gelir, eşeğini ahıra bağlar, su verir, yem verir. Tekkede bulunan sufiler yoksul kimselerdir. Bunlar gizlice eşeği satar ve yiyecek alırlar. Yemek yerler ve semaya başlarlar. Sema sona doğru yaklaşınca hep birlikte “eşek gitti, eşek gitti!” diye tegannide bulunurlar. Misafir de onları taklit ederek; “eşek gitti, eşek gitti” şeklinde eşlik eder. Sabah olur, herkes tekkeden ayrılıp gider. Misafir koşarak ahıra gider ama eşeğini bulamaz.  Hizmetçiye sorar, o da yaşananları bir bir anlatır. Bunun üzerine misafir, niçin gelip de bana anlatmadın? der.  Hizmetçi, kaç defa geldim sen de onlarla “eşek gitti, eşek gitti!” şeklinde tempo tutuyordun. Ben de seni ârif sandım, bu işten razı herhalde dedim ve söylemekten vazgeçtim, diyor. Bunun üzerine misafir,  ekmek için yüzsuyu döken bu adamları taklit ettim, yazıklar olsun bana” demekten bir şey gelmez elindin. (Mevlana, Mesnevî, II, 47-50 (514-564).

Bu hikâyede anlatılmak istenen şey, önemli olan taklit değil, yapılan eylemin farkına varmaktır. Aynı durum, ibadetler için de geçerlidir. Eğer Mevlâna’nın dediği gibi, aklî bir çaba içerisine girmek suretiyle bizzat araştırarak İslam’ı öğrenmez de ana-babadan miras olarak devraldığımızla yetinmeye kalkarsak, gerçek anlamda İslam’ın yüceliğini ve hikmet boyutunu kavrayamayız. Dolayısıyla, İslam’ın özüne vakıf olamayacağımız için de davranışlarımızda iyiyi eylem haline getirecek bir dönüşüm yaşamamız mümkün olmaz. Şuurlu bir Müslümanlığın temeli, inancı, metodik bir şüpheye dayalı sorgulama neticesinde kuvvetli hale getirmektir. Sorumluluk bilincine ulaşmak, ancak insanın neyi, niçin yaptığını bilmesiyle mümkündür. Mevlânâ’nın bağlı olduğu itikadi mektebin de bu konuda yaklaşımı, her ne kadar taklide bağlı dindarlık olumlu karşılanıyorsa da, bir müslümanın belli bir aşamadan sonra Müslümanlığını delile/bilgiye dayalı olarak kavrama çabası içerisine girmesi gerekir. Bilgilenme sürecini terk etmek, Hakk’a itaatten çıkmakla değerlendirilir. Bunun temel sebebi, bilgi ile desteklenmeyen bir inanç ya da dindarlık sallantıda olabilir, endişesidir. Bunun için İslam bilginleri arasında cehâlet özür müdür değil midir? diye tartışılır.  Kaynaklara ulaşamama ya da mahrumiyet gibi nedenlerden dolayı, belli bir zaman diliminde mazur görülse de ilelebet böyle bir durum sürdürülemez. Dolayısıyla cehalet, özür değildir. Her Müslüman, Müslüman olmam bana neyi gerektiriyor? sorusunun cevabını bilgi temelli olarak çözüme kavuşturması ve bulması gerekir.

Sonuç itibariyle, Mevlânâ’ya göre,  taklide ve şekilperestliğe dayalı dindarlık bir başlangıç olabilir ama aklî olgunluğa eriştikten sonra istidlâli dindarlık düzeyine çıkma yolunda gayret sarf etmek gerekir.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim