• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • Konya 26 °C
  • "Büyükada soruşturması"nda tutuklanan Steudtner'in ifadesi
  • Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu:215 bin 92 ByLock kullanıcısı var
  • "Cumhuriyet" iddianamesini FETÖ'den yargılanan savcının düzenlediği iddiası
  • "Büyükada soruşturması"nda tutuklanan Steudtner'in ifadesi
  • Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu:215 bin 92 ByLock kullanıcısı var
  • "Cumhuriyet" iddianamesini FETÖ'den yargılanan savcının düzenlediği iddiası

İnsan yaşlandıkça emelleri gençleşir

Ali Akpınar

İnsan yaşlandıkça, emelleri gençleşir!

 

Yarattığı kullarını en iyi bile Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de insanın zaaflarına dikkat çekerek, bizleri uyarır, o zaaflarımızı gidermeye, eksiklerimizi tamamlamaya, yanlışlara düşmemeye bizleri yönlendirir. İnsanın bu zaaflarından biri de onun uzun emel sahibi olmasıdır.

İnsanda asla eskimeyen, ihtiyarlamayan bir tutkudur tul-i emel. Hatta insan yaşlandıkça, güçten kuvvetten düştükçe emelleri artar ve gençleşir (!) Son günlerde tanık olduğumuz makam mansıp yarışında çok ileri yaşta olan ak saçlı insanların nasıl da birbirleriyle ve gençlerle yarıştıkları, bizi bu satırları yazmaya sevk etti.

Peygamberimizin gençlerle yola çıktığı, davetini gençlerle kurduğu hepimizin malumudur. Yine onun,  ileri yaşta pek çok ashabının bulunduğu sıralarda bile gençlere çok önemli görevler vererek, onları hayata hazırladığı, onların önünü açtığı ve onları onurlandırdığı da bilinen bir husustur. Tek bir örnek verecek olursak, O, ömrünün son günlerinde Suriye üzerine hazırlamış olduğu ordunun başına Üsame b. Zeyd isimli gencecik ashabını komutan atamıştı. Hâlbuki ordu içerisinde Hz. Ebubekir, Ömer, Osman gibi pek çok tecrübeli ve ileri yaşta ashab mevcuttu. Hatta bazı Müslümanların itirazına rağmen O, u atamayı yapmıştı…

Fatih’in babası Sultan II. Murad’ın da makamını çocuk denecek yaşta Fatih’e bıraktığını hep anlatırız. Biliriz ki, Fatihler böyle yetiştirilmiş ve tarihe kazandırılmıştır. Ancak bunlar menkıbe olarak anlatılır, alınması gereken dersi almak çoğumuzun/çoğu büyüğümüzün aklına gelmez. Çünkü onlar, her şeyi bilir ve en iyi onlar bilir. Onlar olmazsa hiç bir şey olmaz. Onların dışındakiler toydur, çocuktur, acemidir, çömezdir.

Aşağıda zikredeceğimiz şu Kur’ân ayetleri, insanın hayatındaki önemli evrelere dikkat çeker. Önce insanın ana karnında geçirdiği evrelere dikkat çekilir: Nutfe, alaka, mudğa. Ardından çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemleri anlatılır.

İnsanın geçirdiği bu evrelerden biri de çocukluk-gençlik ve olgunluk çağından sonra gelen yaşlılık dönemidir. Bu evrede insan gücünü-kuvvetini kaybeder, bilirken bilmez olur, hiçbir işe güç yetiremez olur. Sanki o, ilk çocukluk yıllarına yeniden dönmüştür. Ama arada çok önemli fark vardır, bu döndüğü dönemde.

Şöyle ki: Çocuk kekeleyerek konuşur ama onun kekelemesi sevimlidir. İhtiyarın konuşmada zorlanması ise alay konusu olur.

Çocuk altını kirletir, anne onu severek temizler. İhtiyarın temizliği ise hem temizleyici için zordur, hem ihtiyarı mahcup eder.

Çocuk düşe kalka yürümeyi öğrenir, ihtiyarın yürümede zorlanması ve düşüp kalkması ona ızdırap ve acı verir.

Çocuk yanlış yapar, kırar döker, ama bütün bunlar büyükler için eğlence konusudur ve genellikle affedilir. Ama ihtiyarın sürçmesi, kırıp dökmesi öyle mi?

İnsanın yaratılış evreleri kitabımızda şöyle anlatılır:

Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe(sperm)den, sonra alaka(embriyo)dan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız. Sonra güç(ve kabiliyetler)inize ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü çağına(ihtiyarlığa) itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi bedence ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir. (22/5)

Allâh sizi yarattı, sonra öldürür; içinizden kimi de ömrün en reziline (bebeklik çağı gibi güçsüz ihtiyarlık çağına) itilir ki, biraz bilgiden sonra hiçbir şeyi bilmez olsun! Doğrusu Allâh bilendir. (O, her şeye) kâdirdir. (16/70)

Kime uzun ömür versek, onun yaratılışını baş aşağı çevirir/gücünü azaltırız, sonunda zayıflar, ihtiyarlar. Akıllarını kullanmıyorlar mı? (36/68)

İnsanın hayata, dünyaya ve dünyalığa düşkünlüğü konusunda Kur’ân’da şu uyarılar yer alır:

Onları, insanların hayâta en düşkünü, ortak koşanlardan daha tutkunu bulursun; her biri, bin yıl yaşatılmasını ister. Oysa yaşatılması, onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allâh ne yaptıklarını görüyor. (2/96)

Ayet, Yahudilerin dünya hayatına pek düşkün olduğunu, bu tutku uğruna yapmayacağı şeylerin olmayacağına dikkat çekerek, bizlerin öyle olmamasını ister. Ayetteki bin yıldan maksat, çokluktan kinayedir, yani öyleleri asla ölmek istemezler. Çünkü onlar, kendilerine verilen ömrü iyi bir şekilde değerlendirmemişler, yapmaları gereken hayırları he sonraya bırakmışlar ve ahiret hazırlığı yapmamışlardır. Dünya sevgisi, makam mansıp sevdası, dünyevileşme tutkusu, dünyalık hırsı onları kuşatmış ve tul-u eme sahibi yapmıştır.

Şu ayette de her insana düşünüp ibret alacağı, tabi tutulduğu sınavda başarı göstereceği yeterli bir sürenin verildiğine dikkat çekilir:

Onlar orada: "Rabbimiz, bizi çıkar, önce yaptığımızdan başkasını yapalım?" diye feryat ederler. "Sizi, öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı? Size uyarıcı da geldi fakat inanmadınız. Öyle ise azabı tadın artık. Zâlimlerin yardımcısı yoktur." (35/37)

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

Yüce Allah, ömrü ne olursa olsun her insana düşünüp ibret alacağı yeterli bir fırsat vermiştir.

Yaşlı olmak, hayattan kopma sebebi değildir. Elbette ihtiyarlar bilgi, birikim ve tecrübelerini gençlere aktarmalı ve onları aydınlatmalıdır.

Ancak bilgi ve birikim aktarma iştiyakı, gençlerin önünü kesmeye, onları hiç adam yerine koymamaya, ben olmazsam hiçbir şey olmaz havasına sokmamalıdır.

İhtiyarlarımız, yaşlılığı kabullenmeli, onu bir nimet olarak görüp en güzel şekilde değerlendirmelidirler. Eli kalem tutanlar anılarını yazmalıdırlar. Birikimlerini mezara gömmemelidirler.

İhtiyarlar, gençleri iyiye, güzele yönlendirerek onların önünü açmalıdırlar.

İhtiyarlar, aile ve toplum içerisinde denetim görevini layıkıyla yerine getirmelidirler.

Lüzumsuz konuşmalardan, etliye sütlüye gereksiz yere karışmaktan ısrarla kaçınmalıdırlar. Onlar hep hayır söyleyen, ağzı dualı kimseler olarak gençlere örnek olmalıdırlar.

En önemlisi de önlerinde onları bekleyen kutlu yolculuk için azıklanmaya ve o yolculuk sonrası hayata hazırlanmaya eskisinden daha çok ağırlık vermelidir.

 

 

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim