Şakir Tuncay Uyaroğlu

Şakir Tuncay Uyaroğlu

Yürekli Bir Ses: Kemal Özeren-2

Saygı değer okuyucularım, bugün sizi S.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrencim olan bir deneme üstadıyla tanıştıracağım: Kemal Özeren.

Şimdilerde öğretmen olan değerli öğrencimin övgüye değer çalışmalarından birkaçını; size, yazar ve şair gönül dostlarımıza sunuyorum.

UĞRUNA…

Seni sevdiğimi yazdığım denemelerin hepsinde, çocuksu bir heyecanın sahillere vuran engin esintisi vardır içimde. Yollarda beklemeye koyulduğum incecik sesinle duyduğum şahikam; bir medet dedi bana içimdeki fırtına.

Öyleyse, sana dönük bir yüzüm olmalı ve iskelelerde aşkıma demir alan halatlar ve sisli bir havanın içime düşürdüğü mekânı olmayan hislerim. Evet, biraz dağınığım belki, belki saçım ve sakalım da birbirine karışmış, ama inan sana olan duygularımı hiç karıştırmadım.

İçimde öylesine cömert bir fikirle savundum ki seni, bazen çıldırdığımı bile söylediler. Odamda saatlerce seni düşünürken, seni düşünmeden geçen anlarımı bir bir yakalayıp, sonra da ellerine kelepçeler vurup bir bir yargılıyorum onları. Ve kalemim her kırılışında içime tarifsiz bir esinti doluyor. İşte o anda sesin oluyor bütün şiirler, gözün oluyor çizilmiş resimler; duydukça sesini, idamlık bir mahkûmun son isteğini duyar gibi oluyorum.

Ve gözlerini görünce, onlara kavuşabilmek için ölmeliyim diyorum. Defterler birer sırat, sevdam sevaplarım ve sensizlik anlarım birer günah oluyor benim için ve sana yazdığım bütün günlüklerim için geçiyorum sıratı kalemimle.

Umur dağım, dost rüzgârım, sakin çölüm, yalnız kevkebim, mavi masmavi fırtınam, kırık kalemim, sevgi çağlayanım, yeni doğan umutlarım, pahalı sevdam, savaş sonrası kazandığım en değerli ganimetim ve hayat tarzım, yolun bittiğini sandığım yerde karşıma çıkan sevgi rehberim, gökkuşağım, ardına düştüğüm yaralı ceylanım, hapishane saatlerim, okuyamadığım en güzel romanım, yazamadığım en büyük şiirim ve benim uzay boşluğum, gözlerinde sonsuzluğa doyamadığım mihrimahım.

Ve kimseler geçmezken içimde senin geçişin, elimi attığım dalların çiçeğe durması seninle; mevsimli-mevsimsiz. Artık, ben de günlerin yeni doğduğundan yeni doğuşlarından haberdarım. Ucuna takıldığım hayat oltasının uzun sesiyle derinlerden çıkışım gün yüzüne ve özlem duyduğum mavi bulutlara gözlerinde kavuşmak, bir de ekinleri yeşerten o sıcak yağmurlarla gözlerinde uzanmak; belki de ellerini bile tutmaya cesaret edemeyişim bu yüzden.

Kim bilir belki de bu yüzden utangaç gözlerle sana bakışım. Gece karanlığından aydınlığa susamış yalancı bir ay gibi ya da bir sen gibiyim.

Sapanlara diziyorum yürek tespihimin sevgi taşlarını ve sana ulaştırmanın yolunu bir kefenin beyazlığında seçişim. Sabah olmamış gün gibiyim. Bedeni çıplak ağaçların üzerlerini örten o kabuklara gün ışığı değdiğinden beri ben sendeyim.

Bir ses, şiire düştüğünde; artık bırakır elinde sessizliği, umutlara feryat olur, dillerden kurtulmanın heyecanı ile su olur ve akar.

Derdim o ki, dermanımı bulamıyorum.

Ve durduğum kapılar Endülüs kokuyor.

Ve derdim o ki, sana uykularımdan bile seslenemiyorum.

Ve okuduğum kitaplar Endülüs oluyor.

YÜREĞİME…

Yüreğime taş bağlayıp kendimi gözlerine bırakıyorum.

İçime düşen vaveylalarımın kaderiyim ben.

Ben; ne gecelerin dolunayıyım, ne de sabah olunca kaybolan yıldızları.

Ben, korkusuz bir sevginin adı olmayan yazarıyım sadece.

Seni yazdıkça aydınlanan, sana yazdıkça aydınlık kalan.

Ne yere düşünce kırılan kristal bir yüreğim var, ne de rüzgârlara aldırış eden bir deli başım.

Ben, yalnızca denizdeki dalgalara boyun eğen bir kahraman.

Yalnızca sakin esen rüzgârların çobanıyım.

Hani sen istedin ya! Yarım kalırdı saraylara sunduğumuz dileklerimiz.

Ve ardından kazaskerler gelirlerdi ellerinde kılıçlarıyla; biz öylesine durur ve beklerdik, aşkımız ikiye bölünsün diye... Sen, ben ve neden…

İliklerimize işlerdi, nefes bile alıp veremeyen o ölülerin sesi.

Ben, fırtınalı sonbahar gecelerinden bahsederken, sen ağlardın aniden…

Ve uzun sevda perilerimizin ağlayışlarını duyardık onca kalabalığa rağmen.

Bir zindanda olduğumuzu unuturduk çoğu zaman ve gül bahçesindeymişiz gibi koşardık sağa sola, yağmurda ıslanan saçlarımıza aldırmadan.

Belki de, duvar kâğıtlarının hâlimize ağlaması bu yüzdendi.

Yüreğime taş bağlayıp kendimi kollarına bırakıyorum.

Belki de, rüyalarımı sana anlatamadım diye ağlıyorum.

Ben, içime düşen gecelerin kaderiyim.

Ebediyet sancağının yırtılan yanına düşen yüzünü öpüyorum.

Nemlenmiş bir hışırtı oluyor kızaran yüzüm.

Bedenimi saran gözlerinin bakışı olmasaydı, ya sen olmasaydın…

Kırılgan beklentilerime değmeseydi yüreğin, adını hiç bilmeseydim. Ve öyle yaşasaydım seni bile göremeden.

Oysa seni uyandırmaya geldiğimde, gemiler geçiyordu boğazdan.

Senin gözlerin aklıma geldikçe, denize dalan martıları bile kıskanır olmuştum.

Ya kıyamazsam demiştim kendi kendime, ya uyandıramazsam onu. Ama aklıma geldikçe gözlerin, gemiler geçtikçe boğazdan; ben de kendimden geçtim, martılar daldıkça suya; ben de sana geldim, gözlerine geldim.

Her acı yalıtır kendini.

İletkenliğe matem düşer, hüzün düşer belki de.

Geceler kırılgandır, umutlar darılır diz üstündeki boyunlara.

Nüktedir; zulme kuşanmış ince giyimli perilerin alnına değen ya da bir Viyana fatihinin elinde solan kılıç.

Müstetirdir; ufka doluşan yeni doğmuş kahramanvari martıların, mavi bir lâlenin ya da kızıl bir zambağın üzerine düşen deniz aşırı gölgeleri.

Makyajsız mürebbiyem; hak odur ki gönlüme yüzün değsin, sulara susarken bedenim.

Yaşam saltanatının poyrazına bürünmüş ellerimle bakıyorum sana.

Dua dolsun, avuçlarım gibi senin de gözlerine.

Dilsiz mazim, suskun bir hizmetçinin yalnızca itaat etmeyi düşündüğü gibi.

Ben, bedenimin gölgesine düşürdüğüm ince ayrıntıların sızısıyım. Aklım bulanık ve yüreğim kördüğüm.

Bu kaçıncı doğuşu yeniden insanlığın ve ben kaçıncı insanım?

Soluğum yitik bir vaveyla, durup durup titriyor aklımın ücra köşeleri…

Uzun süren ömürlerin varlığıyla hep taşlara düşen bedenim kendi ellerimin hükmünde.

Bazen burkulur yüreğim; dayanmaz acılara, kalırım da yine de beslemek istemezsin beni.

Yıllara aldırış etmiyorum, dünya bile umurumda değil. Senden öncesi ve senden sonrası diye takvimler çizip her güne bir bedel biçiyorum.

Ağırlığınca hasret dağıtıyor katıl-kazan yarışmaları ve ben hasreti yükleniyorum ama cevabım tek soruya…

İTİRAFNAME…

Bu yazı benim, bu şiiri de ben yazdım. Ve bu şafağı kızgın alevlerin rengiyle boyayan da benim. Bu şarkı benim, bu sözleri de ben yazdım ve bu bayrağı ak güllerle donatan da benim. Bu resim benim ve bu tabloyu da ben çizdim ve bu denizdeki dalgaları da ben ördüm.

Bu yüz benim, bu çizgileri de ben çektim ve bu hayatı avuçlarına alan da benim. Bu suç benim, bu yüreği de ben çaldım ve bu benliğimi yanmaz bir ateşe atan da benim.

Bu yol benim, bu izleri de ben sürdüm ve bu yolcuları da yuhalayan benim. Bu hayat benim, bu korkuları da ben sildim ve bu darağaçlarına ipleri geren de benim. Bu matem benim, bu yalnızlığa da ben değdim ve bu gökler için ağlayan da benim.

Bu ekmek benim, bu evleri yapan da benim ve bu mekânları dolaşan da benim. Bu zambak benim, bu dağları aşan da benim ve bu renklere ağıtları yakan da benim.

Ne söylememi istiyorsun ya da nasıl yazmamı; bilmiyorum ama inan bana okunacak her şey henüz bitmedi, buna inan. Hayat devam ettiği sürece, nefes alıp verdiğim sürece; yazılacak ve okunacak yüz binlerce kelime, on binlerce cümle; anlayacağın hayatın gerçekleri devam edecek.

Satır aralarına düşürülen bu umutlu ya da umutsuz notlar, inan bana her gün daha yeni yüzlerle çıkacak karşımıza.

Bir gün ben yazacağım, bir gün sen; bir gün de o. Ama hep yazacağız. Hayata dair ne varsa, ne varsa yaşama dair, yaşanılan ya da yaşanılmış ya da yaşanacak; ama hepsi olacak süslü sözlerin ve karanlık yanlarımızı yazmak aydınlatacak. Söylemlerimiz beyaz sayfalara birer yıldız gibi düşecek, birer sevinç gibi coşacak düşlerimizin sözleri.

Ben bazen şiir yazacağım; kim bilir bazen elimde bir fırçayla şafağı kızıla boyayacağım. Bazen, aklıma kahırlanmak gelecek yazılarımda; bazen de, kendimi sana mahkûm edeceğim.

Hayatın uzayan satırlarını, bir durakta beklerken kaçıracağım belki ağzımdan. Belki de, bir geminin güvertesinden kendimi, azgın sulara bırakır gibi yazılarıma bırakacağım.

Bu deli yanım hep olacak biliyorum, yazan bir tarafım hep yaşayacak ben ölsem de, ellerim tutmasa da, geride bıraktığım açıkgözlerim tutacak verdiğim yeminleri ve bir delikanlının sevdiğini görünce kalbinin çarptığı gibi; ben de yazılarımı görünce, ellerini tutunca, duyacağım aynı heyecanı.

Bir gün, alnım kırış kırış olacak bunu biliyorum, ellerim de titreyecek artık, kollarıma inen sızıntılar yazmama engel olmaya çalışacak, bunu da biliyorum, ama ben yine de yazacağım senin için.

Bir gün, ince bir ömrün tiz mevsimlerine düşen onca yılın hesabını vereceğim; bir gün de kurduğum hayallerimden notlar düşeceğim ömrümün çeyrek kalan sayfalarına, ama hep yazacağım.

Ha! Bazen de okuyacağım, hem yazıp hem de okuyacağım. Her nefesin hesabına binlerce harf, binlerce öykü düşeceğim yazarken ve okurken. İhanetler değmesin diye saatlerimize, düşmesin diye büyüyen çığlar, bazen gemileri yakacağım okyanusun ortasında, bazen de, yalın ayakla dolaşan taylara değecek sözlerim.

Bazen, yere düşen sonbahar mevsimlerinin solan yapraklarına küfredeceğim. Bazen de; ilkbaharda açan yeni güller yatıştıracak beni. Değdiğim bütün sözlerle bana değen sözleri kardeş yapacağım yaşam boyunca.

Yerini beğenmeyen bir tek sözcük görürsem, adımla kurtaracağım onu ve yeni bir yer buluncaya kadar onu ben besleyeceğim.

Bazen yağmurluğumu giyip, beni ıslatmalarına katlanacağım yazılarımın; bazen de, kendimi fırtınalarına bırakıp gözüm kapalı savruluşumu dinleyeceğim onlardan. Bir gün içerden yazacağım, gün değmeyen dakikalara düşen sözleri; bir gün de, dışarıdan. Kim bilir, belki bir gün sizi yazacağım; belki, bir gün de kendimi.

Bir gün sözlerin beni yargılamasını istersem eğer, bunu kendim yazacağım, yaşadığım günahları sevaplarla. Şahitliğimi, şiirlerim ve yazılarıma bulaşan kahverengi gözyaşlarım yapacak. Mahkûmluğumun esaretini, sözlerimden aldığım cesaretimle kaldırmaya çalışacağım.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.