Prof. Dr. Ali Akpınar

Prof. Dr. Ali Akpınar

Sorular ve cevaplar

Soru:

Merhaba hocam ben Allah’a inanmıyorum. Din konusunda bilgim zayıf, tam inancı sağlamak istiyorum ama olmuyor... Mesela Nebe suresinde Allah’ın cennetinden vaatler de bulunuyor ya kadehleriniz dolu olacak ve memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar bulunacak diyor. O zaman aklıma şu geliyor: Allah cenneti erkekler için yarattıysa kadını niye yarattı?

Kardeşim,

Öncelikle durumunuzu dert edindiğiniz ve derdinize derman aramak için sorduğunuz için sizi kutlarım. Çünkü pek çok insan bugün içerisinde bulunduğu derdini bilmiyor, çare aramak için gayret de etmiyor.

Dinin temeli Yüce Yaratıcıya doğru bir şekilde inanmaktır. Elbette Allah’a iman, görünmeyene inanmaktır. İnançta ilk aşamadır. Bu aşamayı geçmeden, ileriki aşamalara atlamak sağlıklı değildir. Onun için önce buradan başlamamız gerekir. Keşke sizinle yüzyüze konuşabilsek.

Kısaca söylemek gerekirse, evrende hiçbir şey kendi kendine olmamaktadır. Elimizde olan küçücük bir eşyanın bile bir ustası, yapıcısı/yaratıcısı varsa, bu kadar düzenli ve devamlı işleyen bu evrenin kendi kendine olması mümkün değil. O halde bir yaratıcı olması gerekir.

Bu yaratıcının birden fazla olması da mümkün değil. Öyle olsa, hiçbir şey de düzen olmaz. İki tanrının bile olması durumunda her şey altüst olur. Zira Tanrı makamında olan hiç kimse, yetkilerini başkasıyla paylaşmak istemez. Küçücük bir kurumda bile iki başlılık kaos ve karmaşaya sebep olmaktadır. Buna göre Tanrı vardır ve tektir.

Zaten insanlık tarihi boyunca milyonlarca insan/beyin/akıl tek Tanrı inancının tekrar edip durmuşlar. Bu kadar insanın/beynin yanılması imkansızdır. Tarih boyunca Tanrıyı tümden inkar edenler, inanlara göre azınlıkta kalmıştır. Ateist olduklarını söyleyenler de aslında, daraldıkları zaman bir şeylere tutunurlar, tutunma ihtiyacı hissederler. Bu tip insanların düşünce, söylem ve eylem dünyalarının karmaşık olduğu görülür. Hem onlara şu ihtimali hatırlatmamız gerekir: Siz yok diyorsunuz, ya Tanrı varsa!

Hiç kimse inanmak zorunda değildir. Yüce Yaratıcı herkese doğruyu bulmaya yarayacak akıl vermiş, Evreni canlı cansız pek çok uyarcılarla donatmış ve insana dileme gücü vermiş. Dolayısıyla herkes özgürdür, dileyen inanır, dileyen inanmaz. Ancak herkes yaptıklarının sonucuna dünya ve ahirette katlanır. Hiç kimsenin de yapıp ettikleri yanına kalmaz. Düşünebiliyor musunuz, atom tanesi kadar iyilik yahut kötülük, isterse bir kayanın ortasında, isterse göklerin derinliklerinde yahut yerin altında olsun Yüce Allah hepsini bilir ve ortaya çıkarır. Tüm gizliliklerin ortaya döküleceği bir gün vardır.

Tanrı vardır ve hayata müdahildir. Çünkü bu kadar mükemmellikte bir evreni yaratan bir Yaratıcı, yaratıklarını başıboş bırakmaz. Bu O’nun yaratıklarından vazgeçmesi demektir, Tanrı vazgeçmez. Aksı takdirde boşa yaratmış olur. Bu yaratıklarına ihtiyacı olduğundan değildir, yaratıklarını önemsediğinden, sevdiğindendir. Bunun için Tanrı tarih boyunca peygamber göndermiş, kitap indirmiş, nimetlerini indirerek bazen de helak ederek hayata müdahale etmiştir.

Şimdi düşünelim, insan yaşıyor ve ölüyor. Uzun kısa bir ömür sürüyor, iyi kötü bir hayat yaşıyor ve sonra ölüyor. Bir insan yıllarca çalışmış, emeklilik tazminatını alıp giderken birisi tarafından izlenmiş, öldürülmüş parası alınmış, faili meçhul olarak kalmış. Katil kanuna yakalanmamış. Bu insanın hakkı ne olacak? Yapanın yaptığı yanına mı kalacak?

Bugün kitle imha silahlarıyla bir silahla çok sayıda insanı haksız yere öldüren katiller var. Bu masum insanların hakkı ne olacak ve bu katillerden onların hakkını ve intikamını kim alacak? Dünyada bu kadar haksızlık, sömürü, zulüm vb. şeyler, yapanların yaptığı yanlarına mı kalacak? Elbette kalmayacak!

Bu ve benzeri pek çok soru da Yüce Yaratıcının olması gerektiğini, hayata müdahale etmesi gerektiğini ve ölümden sonra diriltip hesaba çekmesi gerektiğini gösterir.

Dikkat ederseniz, doğru bir Allah inancı dedim. Bu doğru inançta, Tanrının hiç kimseye ihtiyaç duymayan, yaratıklarına benzemeyen, yaptıklarından sorgulanmayan, ama söylediklerinin ve yaptıklarının anlamlı/hikmetli olması gerekir. Bunlardan biri eksik olursa yine Tanrı olmaz.

Buna göre Yüce Yaratıcı, evrenin en değerli varlığı insanı, kadınlı erkekli olarak yaratmış ve onları sınava tabi tutmuştur. Aslında bu sınavda kadın erkek ve hatta bütün insanların sınav soruları farklı olabilmektedir. Ortak nokta ise, her insan sınanmakta, her insanın sınavı kaldırabileceği ağırlıkta olmaktadır. Sözgelimi hayatın devam edebilmesi için, insanların farklı cinslerden olması, farklı renklerde, maddi manevi farklı seviyelerde olması gerekir ki birbirlerine ihtiyaçları olsun, birbirlerini tanıyabilsinler, birbirlerinin işlerini görebilsinler, birbirlerine sorabilsinler.

Evrende en değerli kabul edilen Peygamberler, en ağır sınav sorularına muhatap olanlardır. Zaten yaratılış olarak bizim kendi irademizle seçmediğimiz şeyler övünme ve yerinme nedeni olamaz. Çünkü biz seçmedik. Kadın yahut erkek olarak yaratılmak, taş yahut bitki-hayvan olarak yaratılmak. Falanın kızı yahut oğlu olmak, filan zaman yahut mekanda yaratılmış olmak. Bunların hiçbirisini biz seçmedik ve bunlar hiç kimseyi ayrıcalıklı kılmaz.

Yüce Yaratıcının, çok sevdiği ve değer verdiği insana, bir hayat düsturu olarak din seçmesi ve onu peygamberler/kutsal kitaplar aracılığıyla bildirmesi aslında O’nun bize lütfudur. O’nun gönderdiği din, hayatın tümünü kapsayan bir sistemin adıdır. Bir sistem bütün parçalarıyla kendini tamamlar ve randımanlı çalışır. Dolayısıyla Din hakkında konuşabilmek için sistemi bir bütün olarak görmek ve değerlendirmek gerekir.

Bir kere önemli olan Allah’tan insanlığa iletilen dindir, üretilen değil. Orijinaldir, taklit değil. Tercüme ise beşer mahsülüdür. Eksik ya da hata olabilir. Onun için İslam âlimleri, Kur’ân’ın çevirisini Kur’ân olarak kabul etmezler. Elbette çeviriler bize, asıl metin hakkında bilgi verirler. Bu yüzden Kur’ân, ısrarla kendisinin Arapça olduğunu vurgular. Diğer Kutsal Kitapların tersine Kur’ân, orijinal haliyle elimizdedir. Bugün çağcıl insan en az bir iki yabancı dil bilmeli derken, niye Kur’ân’ın kendi orijinal dilini öğrenmeyi hedefimize koymuyoruz. Samimi isek onu ya kendi dilinden öğrenmeli, ya da itimat ettiğimiz bilenlerden. Biz ikisini de yapmıyoruz, sokakta bulduğumuzla yetinmeye ve edindiğimiz ödünçler üzerinden parçacı yaklaşımlarla değerlendirmeye başlıyoruz.

Bahsettiğiniz cinsellikle ilgili birkaç ayet, aslında bütüncül bir yaklaşımla okunduğunda problem arzetmezler. Öncelikle şunu söylemek gerekir, cinsellik şu dünyada bile insan hayatının çok az bir kısmını oluşturmaktadır. Seksen senelik bir ömrün ilk yirmi ve son yirmi senesinde fiziken pek fazla cinsellik yoktur. Geriye kalan kırk senenin yarısı uykuda geçmektedir. Kalan yirmi yılın çok önemli bir kısmı da insanın çalışması ile geçmekte, gezme tozma, ziyaretler vb. Toplamda cinsellik, insan ömründe çok az bir kısım. Şimdi siz bir hayat düsturunun söylemini, hayatın çok az bir kısmını kapsayan yalnızca cinsellikle ilgili olarak değerlendirmeye kalkarsanız yanılırsınız. Çünkü dünyada da hayat cinsellikten ibaret değil, ahirette de. Ve cinsellik dünyada da hem kadınla hem de erkekle ilgilidir. Her iki cins de bu nimetten ve külfetinden nasipleniyorlar.

Ne var ki belki de konunun cazibesinden dünyada da bir insan için hayat evlenme olarak, cennetteki hayatta da cinsellik olarak tanıtılır. Halbuki cennette de cinselliğin ötesinde daha nice güzellikler vardır. Kadın ve erkekler için. Cennet evleri, sahip olma, yeme içme, takılar, güzellikler, gezme, ziyaretler, yeni şeyler öğrenme, dinleme, manzaralar, tabii güzellikler ve tabi ki cinsellik.

Arap diliyle inmiş olan Kur’ân’ın Arap dilinin özelliklerini gözetmesi doğaldır. Bu dilin temel özelliklerinden biri de erkeksi bir söylemdir. Sözgelimi Kur’ân, Allah ve melekler için eril adılları/zamirleri kullanır. Bu Yüce Yaratıcının ve meleklerin erkek olduğu anlamına gelmez. Dil kuralı olarak bu böyledir. Her dilin benzer özellikleri vardır. Kur’ân, kendine özgü, insanların kullanmadığı bir dilde gelseydi hiç kimse anlayamazdı. Cennet hayatında kadın olsun, erkek olsun tüm cennetlikler için istedikleri, arzu ettikleri her şeyin olacağını söyleyen, huzur, mutluluk ve doyum içinde bir hayatın olduğunu söyleyen, tabii güzellikleriyle, cennetliklerin yapacaklarıyla, yiyip içecekleriyle ilgili  o kadar çok ayet var ki. Bunların hepsini görmek lazım. Kaldı ki bahsettiğiniz ayetler, orada onlar için tertemiz içkiler, güzel yaşıt eşler vardır anlamınadır. Mesela Vakıa suresinde, kadınların yeni bir yaratılışla en güzel şekilde yaratılacağı söylenir, erkekler için böyle bir şey söylenmez. Kur’ân’da erkekler suresi yoktur, ama nisa/kadınlar suresi vardır. Bu erkek yahut kadınların mahrum olacağı anlamına gelmez. Bütün bunlar erkekler için hazırlanmıştır da denilmez. Çünkü erkek kadın için, kadın da erkek için, cinsellik de her iki cins içindir. Ama dünyada bile iğrenç ve çirkin kabul edilen lezbiyenlik, eşcinsellik gibi şeyler güzellikler yurdu cennet için söz konusu olamaz. Yine orada kadeh kadeh içkilerin olduğu söylenirken, başka bir ayette bu içkilerin baş ağrısı ve sarhoşluk vermeyeceği söylenir. Dolayısıyla cennet nimetleri isim ve görünüşte dünyadakilerine benzese bile birebir aynısı değildir.

Şimdilik son olarak şöyle bağlayayım: İslam’da her sorunun cevabı vardır. Yeter ki siz sormasını bilin, soracağınız ehil kimseleri bulun ve iyi niyetli olun. Elbette söylenebilecekler bunlardan ibaret de değildir. Düşünmeye, sormaya, sorgulamaya devam edelim.

Selam, sevgi ve dualarımla.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum