Reddi miras ne kazandırır

Tarihçilerimizin ve aydınlarımızın gündeminden düşmeyen en önemli konulardan birisi- evrensel planda tartışılan “Ermeni soykırımı” tartışmalarından sonra- Türkiye Cumhuriyet’inin Osmanlı’nın bir mirasçısı ve devamı olup olmadığı hususudur. Gerçi yapılan antlaşmalarda  Türkiye Cumhuriyet’inin Osmanlı’nın üzerine düşen borçları kabul etmesi bu konudaki soru işaretlerine yeterli cevabı veriyor olsa da tabi ki bu konuda tatmin olmayan bazı çevreler bunu yeterli görmeyeceklerdir ve görmüyorlar da… Ayrıca “Cumhuriyet öncesi bütün Türk tarihini kabul ediyoruz lakin Osmanlı bizim için kara bir dönemdir…” diyen fanatik ırkçı kesimlerin iddiaları konumuza mevzu  teşkil edecek kadar bile bir ehemmiyeti haiz değildir. Çünkü ilimde ve özellikle sosyal bilimlerin bir kanadını teşkil eden Tarihî mevzularda meselelere ideolojik yaklaşmak cahilane bir çıkış olması münasebetiyle aynı zamanda başlı başına bir hezeyandır. Bu konuda yeteri kadar tatminkar olamayanlara ve Cumhuriyet, Osmanlı’dan koptu yönünde kesin hükme varanlara, hüküm verme konusunda  aceleci olmamalarını öneriyoruz. Çünkü;  Mustafa Armağan’ın 9 Eylül 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nin Turkuaz ekinde kaleme aldığı  Cumhuriyet, ‘büyük devlet’ statüsünü Osmanlı’ya borçludur!” başlıklı yazısında konu ile ilgili araştırmalarda gözden kaçan ayrıntıları nazara veriyor. Bu hususta iki ayrıntı şayan-ı dikkattir:

Eğer hakikaten bir kopma vaki olsaydı, yani biz ‘Türkler’ kalkıp da “Hayır biz artık Osmanlı idaresinde yaşamak istemiyoruz, o bizi sömürmüştü vs.” diyerek isyan bayrağını açmış olsaydık belki hakikaten Osmanlı’dan koptuğumuzu söylemeye hakkımız olurdu. Ancak öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Bırakın Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı’yı kurtarma hedefini, 1919, 1920, hatta 1921 ve daha da ilerisi 1922 Sakarya zaferine kadar Kuva-yı Milliye’nin hedefi, Saltanat ve Hilafeti kurtarmaktı. Bunu bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın yazışma ve konuşmalarından anlayabiliyoruz.

Daha önce verdiğim bir örneği tekrarlamanın tam yeridir: Oliver Baldwin adlı soylu bir İngiliz siyasetçisi 1922 Nisan’ında Erzurum’u ziyaret eder ve bize ilginç görünen ama o vakitler için vukuat-ı âdiyeden sayılmak gereken bir olaya tanık olur. O sırada Erzurum’da Padişah Vahdettin’in doğum yıldönümü kutlanmaktadır. Defterine şunları not düşer Baldwin:

“Padişahın doğum günü şerefine büyük bir merasim düzenlenmişti; askeri birlikler flamalarıyla geçit resmi yapıyor, idarecilerinin (yani Vahdettin’in) iyilikleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın dehası üzerine nutuklar çekiliyordu. Böyle bir merasim alakamı çekti, zira ben 1921 ‘Kemaliye’sinin son derece cumhuriyetçi olacağını tasavvur etmiştim.”

Demek ki 1922 Nisan’ında Erzurum’da, kısa bir süre sonra hain damgası yiyecek olan Vahdettin’in doğum günü tebrikleri, gönderdiği paşası Mustafa Kemal’de adresini buluyordu! Bu o günler için garip görünmeyen ayrıntı, bugünkü ‘kopuş’ söylemi taraftarları için anlaşılmaz bir tutumdur.”

Yazımızın başında da arz etmiştik, Türkiye Cumhuriyet’i Osmanlı’nın borçlarını üzerine  almakla, Osmanlı’nın mirasçısı olduğunu tarih ve dünya önünde göstertmiştir. Ancak bu sözden de Türkiye’nin mirasçılığını  sadece borçlar konusunda ele almak tarih istismarcıları ve meseleye ırkçı boyutta yakalaşanlara önemli bir malzeme teşkil edeceğinden, hemen şunu belirtmeliyiz ki Türkiye, Osmanlı’nın sadece borçlar konusunda mirasçılığını üstlenmemiştir. Gelin isterseniz işin devamını Mustafa Armağan’dan dinleyelim: “Hep Cumhuriyet’e Osmanlı’dan borçlar ve harap olmuş bir ülkeden başka miras kalmadığı söylenir ya, miras sahibinin olumlu yönleri görmezden gelinir ısrarla. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ne büyük bir diplomatik itibar devraldığı göz ardı edilir. Bu gerçekte bir mirastan öte, ayrıcalıktı; ancak imparatorluk varislerine tanınan bir ayrıcalık.

Yılmaz Öztuna’nın “Diplomatik temsil” adlı yazısında yakaladığım bu ayrıntıya göre, Türkiye Cumhuriyeti daha kurulur kurulmaz, o devirde sadece büyük devletlere mahsus olan büyükelçi gönderme hakkını kazanmıştır. Peki nedir bunun anlamı?

1918 yılına, hatta 1945’e kadarki diplomatik teamüle göre yalnızca büyük devletler kendi aralarında büyükelçi (ambassadeur: sefîr-i kebîr) teati ederler, diğer devletler birbirlerine ve büyük devletlere ancak ortaelçi, yani “ministre” veya bizim deyişimizle “sefîr” gönderebilirlerdi. Bu uluslararası kural, ancak 1945 yılından sonra ortadan kalkmış ve ortaelçilik kurumu, bazı kritik durumlar haricinde hemen hemen tarihe karışmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik ilişkiler alanında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan diğer devletler (mesela Bulgaristan veya Yunanistan) gibi sıradan bir ülke muamelesi görmemesi ve daha kurulur kurulmaz diğer imparatorluklar gibi büyük devlet statüsünde diplomatik temsilciler gönderip kabul etmesi, aslında bal gibi Osmanlı’nın devamı olduğunu göstermektedir ve bundan hiçbir Cumhuriyet idarecisinin gocunduğu da söylenemez. Büyük devletlerle diplomatik münasebetler Cumhuriyet döneminde de sanki hiçbir şey değişmemiş gibi devam etmiş ve değiştirilmeyip yerinde kalan diplomatlar bile olmuştur.

Evet ilmî meselelerde araştırmalar geliştikçe, ortaya sürülen bir tez de her zaman bir antitezle karşılaşmaya mahkumdur. Geçmişe hamaset derecesinde bağlılık körü körüne övünmek, bir şey kazandırmadığı gibi onunla sebepsiz yere bağları koparmak da hiçbir şey kazandırmamış; bilakis  çok şey de kaybettirmiştir. Tarih’in ehemmiyetli bir mesele olduğuna inan Atatürk, Türk Tarih kurumunu bu yüzden ve bu bilinçle kurmuştur. O yüzden konuya fanatizm boyutunda ve ilmi gerçeklikten uzak yaklaşmak hepimize kaybettirir. Sonuç da aynı geminin yolcusuyuz.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.