Ümit Savaş Taşkesen

Ümit Savaş Taşkesen

Plaza Camlarından Görünen Kıyamet

Otuzuncu kat. Şehrin bütün gürültüsünü, kirini, acısını, egzoz dumanını ve yoksulluğunu aşağıda bırakan, dışarıdaki o tekinsiz havayı asla içeri almayan, içerideki steril, klimalı ve suni kokulu havayı ise dışarı sızdırmayan, devasa, silinmez plaza camları... Yukarıdan bakınca her şey ne kadar da küçük, ne kadar da kontrol edilebilir görünüyor. İnsanlar, arabalar, koca koca binalar birer maket gibi. Tıpkı hayatın kendisi gibi, uzaktan ve dokunmadan izlenen bir simülasyon. Burası modern çağın görünmez panoptikonu. Bizi duvarlarla veya demir parmaklıklarla değil, konforla, sınırsız kahveyle ve prim vaatleriyle hapsettikleri o ışıltılı kafes.

Ergonomik, beli tam kavrayan, konforlu koltuğuma gömülmüşüm. Etrafta beyaz, jöleli, ütülü adamlar ve kadınlar; havada sürekli asılı duran taze çekilmiş makiyato kokusu, kesintisiz bir arı kovanı uğultusunu andıran klavye tıkırtıları ve dev ekranlarda yeşil, kırmızı oklarla durmaksızın inip çıkan borsa endeksleri. Bir tuşa basıyor beyaz gömlekli. Satıyor, alıyor, riskleri minimize, kârı maksimize ediyor. Sayılarla oynuyor, dünyayı sayılardan ibaret sanmanın o dayanılmaz hafifliğiyle gülümsüyor. Kameralar, ekran süreleri, giriş çıkış kartları, performans kriterleri... Her an izleniyor, her an ölçülüyoruz. Büyük Birader burada bıyıklı bir diktatör suretinde değil; bir algoritma, bir "insan kaynakları" politikası, görünmez bir şirket aklı olarak nefes alıyor ensemizde. Sistemin kusursuz işlemesi için sadece çalışmamız yetmiyor, bu steril yalanı sevmemiz, ona yürekten iman etmemiz gerekiyor.

Kesme.

İran. Bir okulun bahçesi. Siyah önlükleri, beyaz başörtüleri, çantalarında yarım kalmış resim defterleri, renkli boya kalemleri ve annelerinin sabah özenle hazırladığı beslenme kutularıyla yüz yetmiş kız çocuğu. Belki de teneffüs zili çalmak üzereydi. Belki seksek oynuyorlar, belki birbirlerine sırlar fısıldıyorlardı. Yüz yetmiş taze nefes, yüz yetmiş evlat, yüz yetmiş kıkırdama... Sonra, gökyüzünde dev kanatlı bir b2, f 15, f 35; bir harf ve rakamla ifadelenmiş ölüm kuşları beliriyor. Kusursuz, teknolojik, evrimini tamamlayamamış, vicdanı çürümüş bir "uygarlığın" steril katili. Koordinatlar girilmiş, emirler alınmış, uçuyorlar, bilerek yok etmek için çocukları. Yapay zeka çağında, algoritmalarla belirlenmiş hedeflerde, tesadüfe yer yok. Okul ve çocukların hedefi bilinçli olarak veriliyor. Direnci kırmak, derin bir acı vermek için insanlığımıza kastetmek için uçuyorlar… Rakamlar ekrana düşüyor. Hedef kilitleniyor. Ve sadece bir düğmeye basıyor güvenli kabininde pilot, aşağıdan yukarıdan kendisine ulaşacak bir bombanın, silahın, uçağın olmadığının güvenli huzuru içinde, steril, eline hiç kan bulaşmamış, hiç nasır tutmamış o temiz parmakla basıyor düğmelere. Ölüm kusmuyor, mühimmat bırakıyor… Görevini başarıyla yerine getirmenin gururuyla, güven içinde dönüyor batmaz görünen uçak gemisine ya da lanet havalandığı pistine, pisliğine…

Yukarıda borsa endeksi iniyor, petrol doğalgaz fiyatları çıkıyor, gökyüzünden aşağıya Amerikan ve İsrail yapımı "akıllı" bombalar düşüyor kız çocuklarının üzerine, masum bedenlere... Akıllı bomba! Operasyon dili steril. "Mühimmat bırakmak" diye açıklanıyor öldürülen kız çocuklarını perdelemek için. Sanırsın çölde boş bir araziye mühimmat bırakıyorlar. Güya duyarlı ajanslarımız, Tvlerimiz, sitelerimiz de bu pis propaganda dilini olduğu gibi kopyalayıp, yaygınlaştırıyorlar, katillerin gönüllü hizmet sağlayıcısı gibi davranıyorlar. Savaş, gücü ve hiyerarşiyi korumak için, sömürmek için, hiç bitmemesi gereken, kendi kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşmüş. Katliamın, çocuk cinayetlerinin bile rasyonelleştirildiği, zekayla, teknolojiyle, kelime oyunları, devasa propaganda aygıtlarıyla pazarlandığı, kusursuz ve soğukkanlı, aşağılık bir çağda yaşıyoruz. Gerçeklik anbean bükülüyor, diller zihinler iğdiş ediliyor ki kimse bu vahşeti anlatacak kelimeyi bulamasın.

Haber, ekranımın sağ alt köşesine "Son Dakika" olarak düşüyor: İran'da bir okula hava saldırısı. 160 kız çocuğu hayatını kaybetti.

Gözüm ekranda. Boş boş bakıyorum. Önce o kırmızı harflere, sonra plaza camından aşağı, karınca gibi kaynaşan, bu cinayetten tamamen habersiz akan trafiğe takılıyor gözüm. Sonra haberin metnine dönüyorum. İçeride kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ortodoksi, yani Amerikan sistemine mutlak sadakat, bir tür bilinçsizlik halidir aslında. Düşünmemektir. Beyaz mavi gömlekli tişörtlü adamlar, kızlar, gençler, kadınlar kahvelerinden bir yudum alıyor boykot kahve zincirinde; kaşları hafifçe çatık ama üzüntüden değil. Zihni, empati kuracağı o tehlikeli eşiğe geldiği an otomatik bir savunma mekanizmasıyla geri çekiliyor. Bir tür zihinsel körlük, bir suçdurumu (crimestop) çalışıyor kafasının içinde. Portföyündeki enerji hisselerini, bu bombaların petrol fiyatlarını nasıl fırlatacağını, Amerikan borsasının açılışta nasıl bir tepki vereceğini düşünüyorlar. Kafasında sadece kâr grafikleri var. O kadar.

Sadece birkaç dakika sonra o son dakika haberi ekranlardan kaybolacak. Dijital devrin o dipsiz hafıza deliklerinden (memory hole) birine süpürülüp yok edilecek. Yerine magazin dünyasından bir skandal veya yeni bir telefonun tanıtım haberi düşecek. Yüz yetmiş kız çocuğu hiç yaşamamış, hiç ölmemiş gibi "buharlaşacak". O parçalanmış bedenler, defterlerine sıçrayan kan, havaya savrulan o küçücük ayakkabılar onun savaş zayiatı bir istatistik olacaklar.

Takım elbiseli, parfüm kokulu, dünyayı ekranlardan, filtrelerden izleyen bu mutantlar; ahlakın, adaletin ve merhametin (kitap, kılıç ve terazinin) tamamen yok sayıldığı bu düzende, efendilerinin masadan attığı kemikleri yalamak için birbirini ezen, terfi almak için en yakın dostunun üzerine basıp geçen zavallı katiller... Merhameti, şehrin, çağın, insanlığın ruhunu çalan, yağmalayan, öldüren de bunlar. Dışarıdan bakınca kibirli, yaldızlı jöleli saçları ile basın açıklaması yapan katillerin sözcüsü haçlı artığı, eğitimli, medeni görünüp; sürekli tüketen, yiyen, içen, çoğalan, bonus toplayan ama o devasa camların arkasında insanlığını tamamen yitirip makineleşen, hayvanlaşan güruhun sözcüsü olarak konuşuyor ekranda…

Oysa orada, kilometrelerce ötedeki o enkazın altında bir kıyamet kopuyor. Kara tahtanın üzerine çocuk kanı sıçrıyor.

Ben ne yapıyorum? Ergonomik, konforlu koltuğumda, elimde fare, hiçbir şey yapamamanın, sadece oturduğum yerden buğz edebilmenin o ağır, o ezici, o kusulası yorgunluğunu çekiyorum. "Ya, ya" diyorum içimden, transa geçmiş gibi. Acı çekmek, empati kurmak buğzetmek bile bu kurgulanmış kapitalist düzende bir "düşüncesuçu" adeta. Bir ölüm istatistiği olarak alt yazıda akıp giden ve sonra ustaca silinen yüz yetmiş çocuğun acısı, içimdeki o derin yabancılaşma duvarına çarpıp geri dönüyor. Elimdeki fare, koca bir enkaz parçası gibi ağırlaşıyor. Kalbim mi nasırlaşıyor yoksa? Bu steril havanın içinde ben de mi kirleniyorum? Alışıyor muyum? Kanıksıyor muyum televizyon ekranlarındaki bu pervasız, bu şımarık, bu organize cinayetleri?

"Vandal yürek, görün ki alkışlanasın. Ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir. Haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın Yaşamak bir sanrı değilse öc alınmak gerektir."

Ama öc alınmıyor. Geçmişimiz, öfkemiz ve hatıralarımız anbean yeniden yazılıyor. İstatistiğe dönüşüyor kanımız. Sadece ekranlarda kayıp giden, anlamsızlaştırılan ve bir süre sonra hiç var olmamış kabul edilen birer sayı oluyor ölümler.

Plaza camlarından görünen kıyamet bu işte. Dışarıda, uzaklarda bombalar çocukları parçalarken, içeride, bu klimalı odalarda ruhumuz sessizce, azar azar, hiç kanamadan ölüyor. Camdaki kendi silüetimle göz göze geliyorum. Gözlerim yanıyor, uykusuzluktan mı utançtan mı bilemiyorum. Ekranda parçalanmış bir defter yaprağı, kanlı bir çanta, kazılmış mezarlar, camda ise kravat takmış bir ceset duruyor. Benim cesedim.

Kapatıyorum ekranı. Bütün bu uğultuya, bütün bu borsa endekslerine, kâr marjlarına, her şeyi yutan o devasa hafıza deliğine sırtımı dönüyorum. Dönüyorum kendi içime, aşkın, hüznün ve o saf kırılganlığın en kuytu tabanına. İnsanoğlunun bu sahte, bu konforlu, bu ahlaksız, kan emici oyununa katılmak istemiyorum artık. Bütün bu kanlı tiyatroya, bütün bu steril katillere, içimizdeki ve dışımızdaki bütün beyaz siyah katillere lanet ediyorum, sessizce ve derinden...

Elveda!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.