Mevlâna’yı ne yapmalı?/Eleştirilere Dair…

“Nasıl yani?Bu alıntı sizin yazınızdan... Ne yazdığınızın farkında mısınız? Ne demek Mevlana'nın bir İslam büyüğü olup olmadığı sorunlu bir sahadır? Pes doğrusu ya! 14.10.2005, ferhan” (14 Ekim 2005 Cuma günkü ‘Hümanizm-Mevlana-Diyalog’ başlıklı yazımıza internet ortamında eklenen yorum.)Hep uzak durmaya çalıştığım şey, ‘Mevlâna’nın şahsıyla ilgili tartışmalarda taraf olmak’tı. Tam da bu yüzden ve tam da bunu ifade edeyim derken bu tartışmaların ortasına düştük. Oysa biz bu konudan ziyade, Mevlâna üzerinden kotarılmak istenen şeylerle ilgileniyorduk, ilgileniyoruz. Mevlâna’nın şahsıyla hiçbir meselemiz yoktur. Doğru, geçen haftaki yazımda “Mevlâna İslâm’ın bir büyüğüdür veya değil (Bu bahsi diğerdir ve biz, bu sorunlu saha ile şimdilik uğraşmak istemiyoruz)...” ifadesini kullandım. Burada, gerçekte, ‘biz bu tartışılan konuya şimdilik girmek istemiyoruz’ anlamını murat etmiştik; Ancak Mevlâna’yı yere batıran taraftaymışız gibi algılanacak bir cümle çıkmış ortaya. Olan oldu, biz özetle bakış açımızı verip geçelim: Mevlana, Müslüman bir gönül insanıdır, büyük bir mutasavvıftır. Bir kısım noktalara dikkat edilmek kaydıyla, fevkalâde istifade edilebilecek önemli eserler bırakmıştır. Ancak merce-i taklit bir imam ve bu manada bir âlim değildir. Büyük bilgi, fıkh etme, fehm etme seviyesine ulaşmamış insanlar için İslâm (Kur’an ve Sünnet), ümmetin icmaı ve mezhep imamı büyük âlimlerin oluşturdukları ekoller (Okullar/Okuma Biçimleri/Anlayış Kalıpları) dâhilinde anlaşılır. Bu kaynaklardan temeli edindikten sonra (veya bu kaynakları esas almak suretiyle eş zamanlı olarak) kişiler gönül erlerinin terbiye ve telkinlerinden feyizlenebilirler; kemal yolunda bu erlerden istifade edebilirler. Bu erler, bir cins sarhoşluk hali ile aykırı sözler etmişlerse, aykırı davranışlar göstermişlerse, fertlerin, bunlara uyması caiz değildir; bu davranışları savunmaları, bu davranışlara makul gerekçeler üretmeye çalışmaları esası kaybetmelerine yol açar. Büyük olmak demek, hatasız olmak değildir. Allah (cc), Efendimiz (sav) için “Abese” ikazını göndermişse ve bunu kıyamete kadar okumamız buyurulmuşsa, peygamber olmayan insanların hatalarını savunmak için olmadık manevralar yapılması, “hatadır” diye nitelenen davranışları konusunda, bu nitelemeyi yapanların neredeyse kâfir ilan edilmeleri anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir şey değildir.Geçmiş veya yaşayan gönül erlerinin kimi muhipleri/müdafileri sövmeye, hem de en galiz biçimiyle sövmeye, başlamışlarsa, diğer insanlara, o gönül erlerinin diliyle konuşmak ve “sövene dilsiz gerek / dövene elsiz” diyerek konuyu orada öylece bırakıp geçivermek düşüyor. Vuruşarak mı çekileceğiz? Hayır! Söylediğimiz gibi, ‘öylece bırakarak.’ Peki niçin? Bir, seviyeyi korumak için; çünkü seviyeyi korumak herkesin, en başta da büyüklerin, görevidir. İki, enerjiyi ve zamanı boşa harcamamak için; çünkü bu köşelerde insanlar iki-üç kişinin kendi aralarındaki bir tartışmayı, ilme/irfana katkısı olmayan bir cedeli takip etmekle bir şey kazanmazlar. Üç, bilirsiniz, İmam-ı Azam oğluna kelam tartışmalarından uzak durmasını söylemiş, karşıdakinin imanını korumak için. Bizimkisi de edebi ve seviyeyi korumak için. Edebi korumak da az şey midir?Biz, şahsen tanışmadığımız ve haklarında isim vererek veya ima yollu söz söylediğimiz kişilerle, herhangi bir toplulukta karşılaştığımız zaman, ‘yüzümüz, haklarında sarf ettiklerimizden dolayı kızarmasın!’ dikkatiyle yazmaya çalışıyoruz. Allah’a (cc) ve Resulü’ne (sav) düşman olanlar dışında hiçbir kardeşimize de, bize ne demiş olursa olsun, düşmanlık beslemiyoruz. ‘İnsan ol!’ ikazını, önce nefsimize, sonra nefsimize ve en sonra dileyene yapıyoruz. Allah’dan (cc) hidayetini bize (nefsimize ve kardeşlerimizin nefislerine) yağdırmasını niyaz ediyoruz.Yine geçen haftaki yazımıza eklenen yorumlarda, Emin Atakul ve (Emin Beye dayanarak) İbrahim Esad Garz beyefendiler “çalıntı” nitelemesi yapmışlar ve bize “utanmıyor musun?” demişler. Bu eklenen yorumları okuduğumuzda odada hiçbir kimse olmadığı halde yüzümüz pancar gibi kızardı ve her yanımızı ateş bastı. Evet, biz utanıyoruz; hırsızlığı, bırakın yapmayı, onunla itham edilmek dahi bizi derin bir biçimde mahcup ediyor. Ancak hamdolsun ki kimseden yazı aşırmıyoruz. Biz, o dostlarımıza, hemen kendi yazımızın altına bir yorum ekleyerek, şöyle dedik:“Yazmayı Bırakma Sözü...Emin Atakul Ve İbrahim Esad Garz beyefendiler. Yazılarımı kesinlikle başkasından kopya ederek yazmıyorum. Her biri üzerinde saatlerce zihin yoruyor ve vakit harcıyorum. Bu konu ile birkaç yazıdır ilgileniyorum. Aynı konu ile ilgili yazan insanlardan şu veya bu kadar etkilenmiş olmayı belki kabul edebilirim; ama kopyacılığı kesinlikle reddediyorum. Sakın siz yine benim yazılarımı hatırlıyor olmayasınız. Lütfen çalıntı iddianıza menşe olarak sunacağınız yazının ismi, yazar ismi, yayım yeri ve yayım gününü bildirirseniz okuyup üzerinde değerlendirme yapacağım. Ve size söz veriyorum kopya etmişsem yazmayı bırakacağım. Böyle bir kaynak bildiremezseniz ya da kopya yoksa sizden bir özür alacağım var. Selam ve dua ile efendim.14.10.2005, H H Uysal”Evet, biz ‘Diyalog’ eksenli üç yazımızda benzer fikirler dile getirdik: Silleye Biraz Hıristiyan Mı İskân Etsek Ne? 9.9.2005 Cuma; Hümanizm-Cellâdına Gülümseyen Mahkûm! 7.10.2005 Cuma; ‘Hümanizm-Mevlâna-Diyalog’ 14.10.2005 Cuma. Bir ‘seri yazı’ yazıyorsanız, haftada bir yazmanın zorluğu, bir hafta sonra kopukluk olmasın diye yine kendinizin olan bazı cümleleri hatırlatmak zorunda kalmanızdır. Dikkatli ve devamlı okuyan dostlarımız bunu mesele yapmıyorlar; ama arada okuyan kardeşlerimize de biz bu şekilde konuyu izah ediverelim. Ve sözümüzü unutmadığımızı, sözümüzün ardında olduğumuzu da, tekiden tekrarlayalım. Selametle ve sevgiyle efendim…


Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.