LÜKÜS HAYAT

Lüküs hayat, lüküs hayat

Bak keyfine yan gel de yat

Ne güzel şey,

Oh ne rahat,

Yoktur eşin lüküs hayat.

 

Biz çocuktuk o zamanlar, bu oyun sergilenip bu şarkı söylendiğinde. Aradan seneler seneler geçti ve ne hikmetse son günlerde aklıma gelir oldu bu şarkı.

 

Kapıda iki otomobil

Biri açık biri değil… falan.

Sanırım o dönemin bu meşhur şarkısı, TRT döneminde aklımıza öyle bir yerleşmiş ki, hayatlarımız gerçekten de lüküsleşti. Hem de hepimiz için. Zenginimiz de fakirimiz de bu lüküslükten nasibini aldı ve alıyor. Zaten bizdeki fakirlik artık, birinin sahip olduğu imkânların biraz gerisinde olan bir başkasını tanımlamakta kullanılıyor. Hakiki anlamda bir fakirlik ya görülmez oldu ya da mumla arasan bulunmayacak cinsten. Olanlara da çok şükür hayırseverlerimiz el uzatıyor.

 

            Bazıları yardım istiyor “fakirim” diye. Evine gittiğiniz zaman LCD midir, Plazma mıdır o incecik televizyonları görüyorsunuz başköşede. Elindeki telefon mutlaka dokunmatik hatta bazılarınınki IPHONE.

            Hep yukarıdakine bakarak onun elindekilere sahip olma dürtüsü, fıtratını bozmayanlar hariç herkes için genel bir kural gibi. “Onda var, benim de olsun”, “onlar almış, ben de alırım/almalıyım”, “elaleme rezil oldum, bir bende yok” gibisinden lafları, özellikle bayanlardan sıkça duyarız.

           

            Oysa dünya tarihinde geriye dönüp şöyle bir baktığımızda öyle nimetlere sahibiz ki, emin olun Firavun bizim orta halli birimizin evini yaşantısını görse, Mısır’ı falan bırakır, içinde yaşadığımız çağa gelirdi.

            Geçmişte yaşamış pek çok ünlü şahsiyet biliriz. Firavun, Nemrut, Fatih Sultan Mehmet, Davud Peygamber…

            Farkında mısınız, bir metal parçasını çeviriyoruz ve tertemiz, pırıl pırıl su geliyor. Temiz suya ulaşmak bizim için bu kadar rahat. Hem de tuvaletimizde bile aynı temiz su akıyor. Ama biliyor musunuz, Nemrut denilen kral bile bu imkâna sahip değildi ve muhtemelen kuyu suyu içiyordu.

            Biz aynı demiri sağa sola çevirip suyu sıcak veya soğuk yapabilirken, onlar sıcak su için önceden çalışmak zorunda kalıyordu.

           

            Bir yerden başka bir yere gitmek için yine bir metal parçasını çeviriyorsunuz ve 4 teker üzerinde konforlu bir şekilde yolculuk yapabiliyorsunuz. Oysa Firavun dediğimiz adam en kralından gitse 4 adamın omuzlarında taşıdığı tahterevanda sallana sallana gitmek zorundaydı bir yerden başka bir yere.

 

            Ulaklar vardı eskiden, haberleşmek için. Bir kral diğerine ulakla haber gönderir, bazı insanlar ise güvercin kullanırdı haberleşmede. Ulakların gidip gelmesi ise mesafeye bağlı olarak günler hatta aylar alırdı belki de. Şimdi ise elimize aldığımız 15 cm.’lik bir metal parçasıyla dünyanın bir ucundan diğerine sesimizi görüntümüzü ulaştırabiliyoruz.

            Mesafenin uzaklığından ve yolculuğun süresinden dolayı Osmanlı Padişahlarının Hacc’a gitmediği söylenir. Şimdi ise rahat koltukları olan bir metal parçasına binerek 3 saatte 3 aylık yolu gidiyor, Hacc görevinizi yerine getirip 3 saatte de geri gelebiliyorsunuz.

 

            Daha 50 yıl önce insanların öldüğü Verem ismindeki hastalık artık duyulmaz oldu. Duyulsa bile hastahanelerde derhal tedavisi ücretsiz olarak yapılıyor ve hasta eski sağlığına kavuşuyor çok şükür. Ama Karun’un dişi ağrısaydı, kralı gelse onun canını fazlaca yakmadan dişini çekemezdi.

 

            Karun demişken, sizce Karun yüksek bir yere çıkmak istediğinde ne yapıyordu?

O servetine rağmen merdiven basamaklarına teker teker basarak çıkmaktan başka çaresi var mıydı sizce? Ama siz bugün içine girdiğiniz bir kabinin tek tuşuna basarak 50 kat yukarıya, kılınızı kıpırdatmadan çıkabiliyorsunuz.

 

            Hâsılı, eski devirlerde yaşamış kral ve padişahların sahip olmadığı nimetlere sahipsiniz. Bir alışveriş merkezine girdiğinizde serbze, meyve, bakliyat, unlu mamüller, ayakkabı, giyim, vb. o kadar çok çeşit nimetle karşılaşıyorsunuz ki, üstelik hepsi çeşit çeşit.

Bir peynir reyonu var, tren gibi. Küflüsü, yağlısı, kremi, kaşarı, örgüsü, labnesi… bitmiyor, gidiyor da gidiyor reyondaki çeşitler.

 

            Peki bu kadar nimet net olarak ne gerektirir? Tabi ki şükür gerektirir.

            Peki ediyor muyuz? Şöyle örnek vereyim:

            Sanayici bir tanıdığım vardı. Bazen aylık, bazen 2 ayda 1 görüşürdük. Her görüşmemizde o kadar ağlar, o kadar dert yanardı ki: “İşler yok, para yok, nakit dönmüyor”. Emin olun onun bu ağlamasına içim burkulur, “acaba ne yapsam da bu adama destek olsam” diye üzülürdüm. Büsan sanayisinde fabrikası olan bu ağlak arkadaşımız birgün aradı ve ne yaptı biliyor musunuz: 4. Organizedeki fabrikasının açılışına davet etti.

            Mübarek adam ağlayıp sızlarken 4. Organize’de fabrika yaptırıyormuş meğersem.

            İşte size şükür vesikası.

 

            Rabbimiz “Şükrederseniz artırırım” diyor.

            Şükür de “Ya Rabbi, halimize sınırsız şükür” laflarıyla olmaz sadece.

Elinizdeki imkânları, parayı, suyu, yiyeceği, olmayanlarla paylaşarak, infak ederek olur.

            Ağlamayı sanat edinmek size hiçbir fayda sağlamadığı gibi, gerçekten ağlanacak günlere götürür sizi. Ağlamayın, sızlanmayın, şükredin ve paylaşın.

           

            Ev üstüne ev, araba üstüne araba, giyecekler eskimeden küçülüyor, nikâhlı eşin yanısıra ikinci hatun, yüzlerce liralık ziyafet yemekler…

            Ey lüküs hayatın ahalisi: Firavun sizi görse tebaanız olmak için yarışırdı.

            Unutmayın: Malın helali hesaptır, haramı azap.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum