İki dost, iki göç…

Ölümü uzun zamandır hiç böylesine derinden hissetmemiştim. Ne kadar yakınmış meğer ölüm… Hele çok sevdiğin kişilerse ölenler, yaşadığın pek çok şeyin içindeyse öbür aleme göç edenler ve her göçte biraz daha yalnızlaştığınızın, biraz daha azaldığınız farkındaysanız içiniz acıyor, ne söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz… Öylece kala kalıyorsunuz…

Gözyaşlarınız gizli gizli, hatta kendinizden de gizli içinize akıyor.

Hayatınızın o bölümlerini yeniden yeniden aklınıza getiriyorsunuz…

Yeniden yaşıyorsunuz…

Derviş abi…

Bundan tam yirmibeş yıl önceye götürüyor beni anılarım…

Simit fırının sırasına girmişiz sabah ezanıyla…

En erken simidi alan en erken çarşıya çıkar… Çarcabuk da simitleri satar bitirir…

Simit fırını Derviş abi ve kardeşlerinin…

Babamın akrabaları aynı zamanda bu üç kardeş…

Babamın yeni öldüğü bir dönem…

O günlerde biraz daha buruğuz…

Eve katkı sağlamak istiyoruz küçük aklımız ve küçük bedenimizle…

Derviş abi hemen kaş göz işareti yapıyor, önümüzdekileri çekiyor kardeşimle birlikte ve ön sıraya geçiriyor bizi.

Elli simit alana bir fazladan simit verilir o dönemde.

O bize üç fazla simit veriyor.

Satalım biraz daha kardan kar edelim diye…

Seviniyoruz, çok seviniyoruz…

Yetimin hakkının yenildiği bir dünyada o yetime fazlasıyla alaka gösteriyor…

Kardeşimle birlikte akşam eve biraz daha fazla para getirerek dönüyoruz…

Ruhun şad olsun Derviş abi…

Ve Sait Yakut…

Yeşil gözlü, uzun saçlı, dik duruşlu can dostum…

Kocatepe’de bir konferanstan sıkılınca,  dışarıya kendimizi zor atmıştık.

Hemen bir çay ocağı bulup sigaralarımızı yakmıştık.

En çok sigara ve çayı severdi…

Sigara çay ve saatlerce şiir sohbetinden sonra eve gideceği otobüsü kaçıran ve “otobüs kaçtı şiire devam” diyen kendi şair, ruhu şiir olan dost….

Şiirleri isyan doluydu ama içinden merhamet ve rahmet fışkırırdı…

Kimi zaman çocuklar gibi sevinirdi ve bu sevincini paylaşmak için hemen telefona sarılırdı.

En son telefonla görüştüğümüzde dostum sana bir şiir okuyayım demişti.

Ve şiirini coşkuyla, keyifle okumuştu her zamanki gibi.

Nasıl beğendin mi, iyi bir şiir değil mi? diye de bana soruyordu, benim onun şiirini değerlendiremeyecek kadar şiiri bilmediğimi bile bile…

Yarım saat belki de konuşmuştuk…

Sonra görüşürüz demiş ve kapatmıştık telefonlarımızı…

Çok mutlu olmuştu, uzun zamandır duymadığım böyle candan bir sesi duymakla..

Bu son konuşmamızmış, bilemezdik…

Keşke daha çok konuşsaydık, keşke o gün atlayıp arabaya,  bir çay ocağında şiir ve hayata dair sohbetlerin binini birden yapsaydık….

Adam gibi adam sözünü fazlasıyla hak eden dostum seni çok arayacağım.

İsyanıyla, gülüşüyle, cömertliğiyle kızgınlığıyla hayatımızdan çıkıp gittin lanet olası bir trafik kazasında.

Evet isyan..

Evet dostum, isyan sözleri şimdi de benim ağzımdan çıkıyor, senin bu saçma sapan trafik kazasına kurban gitmene lanet olsun diyorum içimden, göz yaşlarımı akıtarak içime….

Biliyor musunuz?.

Türkçülüğün ilk ne olduğunu çocuk yaşımda Derviş abiden öğrenmiştim. O bir Türk milliyetçisiydi, yetimin hakkını fazlasıyla gözeten…

Can dostum Sait ise, hayatını İslam’a adamış, üzerine gittiğimizde ise bak beni Kürt milliyetçisi  yapacaksınız diyecek kadar da dobra konuşan bir Kürt’tü, cebindeki son parasını dostuyla paylaşan …

Hep böyle yaşamışlar, kendilerini böyle ifade etmişler ve hep böyle bilinmişlerdi…

Birkaç gün arayla ölmüşlerdi…

“Derviş Abin kanseri yenemedi,  öldü” demişlerdi.

Ardından “Sait dostumuzu trafik kazasında kaybettik” demişlerdi…

Ölüm haberlerini aldığımda, önlerinde hiçbir ideolojik, etnik sıfat yoktu, arkalarından rahmet dilerken olmadığı gibi…

Onlar yalnızca Derviş abiydi, yalnızca can dost, güzel adam Sait’ti…

Bu hep böyle kalacak…

Allah mekânlarını cennet eylesin…

Önceki ve Sonraki Yazılar