Her suçluya bir bebek

Uzun zamandır hem içerik olarak, hem de görsel zenginlik adına iyi bir film seyredememekten yakınıyordum.

Elimdeki DVD’leri karıştırırken “Tsotsi” adlı bir filme takıldım.

Daha doğrusu film hakkında bir yoruma takıldım.

“Genç bir çete üyesinin “kurtuluşu” minik bir bebeğe duyulan şefkatte saklı olabilir mi?” diyordu yorumda.

Evet, film tam da bunu anlatıyordu.

Gettolarda yaşayan zencilerin hayatı aslında pek çok filmde işlenmiştir.

Gettolar zor hayat şartlarının, suçluluğun kol gezdiği mekânlardır.

Amerika’da bütün kötü ve pis işler bu gettolardan çıkar.

Hatta polislerin bile şehrin bu kıyısında kalmış izbe yerlere giremedikleri Hollywood filmlerinde sık sık vurgulanır.

Amerikan sinemasının en önemli mesajlarından biri de “zenci gettoları”nın suçlu ürettiğiyle ilgili kesin yargıdır.

Beyazlar için hala, zenci okulları, zenci pupları, zenci kiliseleri, ikinci sınıf afroamerika’lıların yaşadığı çöplüklerdir.

Onlar şarkılarını söylesinler, basketbollarını oynasınlar, yeter ki, beyazlara yaklaşmasınlar.

Kendi dünyalarında gettolarda her haltı karıştırabilirler.

Yeter ki, kendi mekanlarına, beyazların mekanlarına bulaşmasınlar.

1970’li yıllara kadar Güney Afrika’da yaşananları,  ırkçı yönetimleri düşününce bunun çok da anormal bir şey olmadığını görebiliyorsunuz.

Bu nedenle  sistem mi suçludur, siyah derili bu getto çocukları mı suçludur tartışması hep beyazların gözüyle verilmeye çalışılmıştır.

O yüzden de bu filmlerin sonunda yine bir “beyaz” yorum çıkar.  

Biz bu tartışmayı  birkaç asır önce gemilere doldurulup Afrika’dan Amerika’ya köle olarak getirilen ve çiftliklerde en ağır işlerde çalıştırılan “kunta kinta” lara kadar götürsek de o “beyaz” yorum hep galip gelir.

Ancak “Tsotsi”de  bütün bunların dışına çıkıyorsunuz.

Mesela “beyaz” adam neredeyse yok bu filmde. Sadece bir polis şefi var, beyaz olarak.

Gerisi zencilerden oluşmuş.

Hatta film, kahramanımız Tsotsi’nin  zengin bir zenci ailenin bebeğini kaçırmasıyla başlıyor.

Tsotsi bir çete üyesidir, acımasızdır, gözü karadır…

Zaman zaman Getto’nun dışına çıkar ve üç ortağıyla birlikte hırsızlık yaparlar…
Hayatlarını bu şekilde sürdürmektedirler.

Hatta bu soygunlardan birinde yaşlı bir zenciyi öldürürler.

Bunun üzerine  çetenin içinde sorun yaşanır ve Tsotsi en yakın arkadaşını öldüresiye döver.

Bu olay sonunda da bir gece kendini Getto’nun karşı tarafında zengin mahallesinde bulur…

Orada zengin bir zenci ailesinin evinin önünde, yağmurun altında kendi geçmişiyle hesaplaşır.

Varillerin içinde evsiz barksız çocuklarla birlikte kaldığı günleri düşünür…

Bu sırada bir araba yanaşır evin önüne ve arabadan bir kadın çıkar, evin kapısını açmak üzere dışarıya çıktığında ise Tsotsi kadının arabasını çalar, kendine karşı koymaya çalışan kadını da vurur.

Asıl film bundan sonra başlar.

Arabayı yolun kenarında durduran Tsotsi arabada ne var ne yok almak için harekete geçince, arka koltuktaki bebeği fark eder.

Bebeğin ağlamalarına dayanamaz, onu da  alır gettodaki evine götürür.

Bu vakitten sonra bebekle Tsotsi arasındaki bağ üzerine gelişir film.

Çok güzel ve duygusal sahneler vardır.

Tsotsi’nin bebeği gazeteyle belemesi, balla beslemeye çalışması ve bebeğin ağzına karıncaların üşüşmesi…

Sonra Tsotsi’nin, silah zoruyla bebeğe süt anne bulması….

Evet bir çete üyesinin, bir suçlunun minik bir yürek sayesinde nasıl dönüştüğünün en güzel sahneleriyle doludur film bundan sonra…

Gerisi mi? Anlatmayayım….

Tamamını izleyin ve bu zevki siz de tadın…

O zaman yukarıdaki başlığı neden attığımı daha iyi anlayacaksınız…

Önceki ve Sonraki Yazılar