Eleştiri Mi Çözüm Mü?

İnsanoğlu için en kolay iş eleştirmektir. Bizim normlara uymayan, alışkanlıklarımızın tersine olan, geçmişten gelen uygulamaların aksine bir durum veya davranışa tahammül edemeyiz. En kolay ve basit yöntem olan eleştiriyle kendimize bir hareket ve rahatlama alanı açarız.

Eleştirmenin bir bedeli de yoktur. Hele ki eskiyi yeniye harmanlayarak, bazen de sesi yükselterek veya belden aşağıya vurarak konuşmaya başlanmışsa… Bulaşmamak için karşısındakiler sessiz kalınca kendisinde büyük hünerlerin varlığına inanan ve zafer kazanmış komutan edasıyla vites yükseltip eleştiriyi bir silah olarak kullanan, sonra da “ben sadece iyi niyetle uyarıyorum” diyen ucube tipleri bulmak mümkün.

Eleştiri kültürü daha çok yapmak için değildir. Bireylerin veya cemiyetlerin hatası olur. Düzeltmek, düzeltilmesi için uyarıda bulunmak bir hak değil vazifedir. Ama bu uyarının yeri ve şekli önemlidir. Uyarı yapmak özel bir ameldir. Bu uyarılar özel mekân ve üslupla söylenince işe yarar. Hele ki ilgili şahıs ve tarafların bulunmadığı ortamda sarf edilen konuşmalar asla uyarı olamaz. Toplum ve kurumların eleştirisi ilgilisi orada varsa ve şartlar bunu düzeltmeye müsaitse konuşulur. Yoksa sadece kişisel ego ve hazzını tatmin etmiş olur.

Kolay olan, kıyasıya eleştiri cümlelerini sıralamaktır.

Zor olanı ise çağı ve şartları yeniden okuyarak alternatif bir model veya sistem önerisi getirebilmektir.

İşte burası her kişinin değil er kişinin harcıdır. Hatanın sebebi bulunacak, bu sebebin yok edilmesi için kafa yorulacak, hatta bunun demo mahiyette denemesi yapılmış ve beklenen sonucun ortaya çıkışı gözlemlenmiş olacak…

Önce eleştirdiğiniz durum için ayrıntılı bir inceleme yapmak gerekecek. “Bunun neresi yanlış? Nereleri için çözüm bulmak lazım? Acaba bu yanlış sadece bizim gözümüzde mi yanlış? Bizim inanç ve duygu dünyamızda bulunan diğer insanlar da bu davranışların yanlışlığına katılıyor mu? Yoksa bizim müktesebatımıza uymadığı için mi biz hemen cephe gerisine çekildik ve bir defans geliştirdik?” Bu ve buna benzeyen birçok soruyu cevaplamak lazım. Aksi halde gerçekten tanımadığımız bir yapı için nasıl eleştiri getireceğiz?

Sonra da bunun için bir çözüm önerimiz olacak. İşte işin en zor tarafı başladı. “Bizim bir ilaç olarak sunacağımız öneri burada nasıl ve ne kadar işe yarayacak? Diğerinden farkı nedir? Bugünün sosyolojine uygun mu? Çağdaş insanın psikolojik beklentilerine cevap verebiliyor mu? Sürdürülebilir mi?”

Bu ve buna benzeyen onlarca sorunun cevabı bulunmalı. Bunu kim, nerede ve nasıl uygulayacak? Uygulama sürecine ait sorunlar için kim kafa yoracak? Sadece bizim güzel düşünce ve öneriler getirmemiz yetmedi. Uygulama sürecine ait de teklifleriniz olmalı. Uygulama süreci için gerekli insan eksiği nasıl temin edilecek? Siz bu işin neresinde olacaksınız? Muhtemel tıkanmaları kim nasıl açacak?

Şu noktayı unutmamak gerek. "İnsanların neye karşı çıktığı değil, neyi teklif ettiği önemlidir." Başka bir deyişle, karşı çıkılanın yerine ikame edilmek istenen şeyin ne olduğu sorgulanmalıdır. Eleştirdiğimiz konuda çözüm önerimiz ve teklifimiz yoksa oyunda bir figüran olarak kalacağımızı unutmamak gerek. Bir millete oyun kuranların alamet-i fârikası eleştirip ortadan kaldırdıklarıyla değil, yerine teklif ve ikame ettikleriyle şekillenir.

Daha iyisini bulamadığımız halde mevcudu yok etmek, o gitsin de sonra yerine yenisini düşünürüz mantığına sahip olmak bir çözüm getirmez.

Bugün beraber yaşadığımız ve çoğunu da ellerimizle yetiştirdiğimiz yeni nesil, olaylara bizim gibi bakmıyor. Ezan, bizde ve onlarda aynı şeyi ifade etmiyor, Namaz aynı heyecanı uyandırmıyor, Oruç aynı hazzı vermiyor olabilir. Burada kimi suçlamak ve eleştirmek gerek? Bir mecliste oturunca sadece “nesil bozuldu abi…” diye başlayan ve sürekli kendi dönemine özlem duyan insanın niyeti çözüm değildir.

Eleştirdiğimiz gençliğe ulaşacak yeni bir alternatif yol ve iletişim dili bulmak zorundayız. Geçmişte bizi heyecanlandıran zevkle ayağa uçuran hikâyeler şayet çocuklarımızda aynı hissi vermiyorsa sorun aradaki iletişim dilini etkin kullanamamaktan kaynaklanıyor olmalı. Veya bizim beceri eksiğimiz olmalı. Bu fark sadece namaz oruç gibi temel ibadet alanlarında görülmüyor. Onun dışında onlarca alanda aramızda ciddi farklılıklar var. Bizim saygı gösterme şeklimizle onların saygı ifadesi veya şekli birbirinden çok farklı. Oturduğumuzda saatlerce eleştiri ve nasihat cümlelerini sıralasak da ne onlar bizim çağımıza gelebiliyor ne de biz onların çağına dönebiliyoruz.

Oturduğumuzda saatlerce eleştiri yapıyoruz. Oysaki asıl eleştirilmesi gereken biziz. Çünkü gördüğümüz problemi eleştirerek yerden yere vurmak yerine çözüm yöntemini yolu bulmadık.

Şimdi geçmişe oranlarla çok daha acımasız bir dünyevileşme hastalığına maruz kalmış bir nesil var. Mesela Ramazan ve oruç kavramlarının bu çağda yaşayan gençler için bizim duygularımızla aynısını yaşamaması sadece onların bir suçu mudur? Onlar bizim kadar ihlasla ibadet aşkı taşımıyorsa ne yapmalı bu durumda?

Tamam da… Onu da eleştirmeden olmuyor ki…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.