Dua: Göklerin Nuru
"De ki! Duanız olmasaydı Rabbim sizi ne yapsın!" (Furkan Sûresi)Dua, göklerin nûru, insanın tezahürüdür. İnsan, insanlığının farkına duayla varır.Dua etmek seslenmektir. Çağırmaktır. El açıp yardım istemektir.
Osman ÖZBAĞÇE
Bizler sonsuz kudret karşısındaki kulluğumuzu duayla idrak ederiz. Yüce rabbimiz karşısında el açıp yardım dileniriz. Dilenmek deyince insan, hele ki modern insan kibirlenir. Bunu acizlik sanır. Oysa bizler yalnızca ondan yardım istemekle bu dünyanın, bu hayatın bize dayattığı bütün acizlikleri ezip geçen bir asalet kuşanırız. Dua ettikçe, üstümüze gelen bütün güçlükleri aştığımızı, hepsinden daha büyük bir güçle donandığımızı hissederiz.
Modern şehir, insanı insan karşısında yalnızlaştıran bir hayat sunar bizlere. İnsanı insanlardan koparan bir hayatı güzel göstermek için insanın zihnini ele geçirir. "Birey," der "özgürlüğün nişanesidir! Biz olmak geri kafalılara göredir! Aklını kullan, koyun musun, sürü müsün!" Hepimiz sürüden ayrılmanın cazibesine kapılırız. Bunun insanlığımızı elimizden alan bir zulme dönüşeceği hiç aklımıza gelmez. İnsanlığımızdan gelen gücümüzü kullanmak istediğimizde yapayalnız kalıverdiğimizi fark ederiz. Hiçbir şeyi değiştirmeye gücümüz yetmez. Gün gelir bu yalnızlık öyle büyük bir güçsüzlüğe dönüşür ki insan onurunu silen bir haksızlığa karşı çıkmak aklımızdan bile geçmez olur. Geçse ne olur! Tek kişi, tek lokmadır. Bunun için kimse sesini çıkarmaz olur. Sesinin çıkmadığı dünyaları kuvvetlendikçe kuvvetlenir. İnsanlığımızın yenilgisidir bu. Büyük bir mekanizmanın bizleri tek tek birbirimizden ayırdığını, hepimizi kendimize ait odalara tıkıştırdığını hissederiz. Çıkmak istedikçe, dinimizin bize sunduğu kardeşliği hatırlarız. Gelgelelim acıyan yerlerimizi bizden başka duyan kalmamıştır. Bu kardeşliğin hayat bulacağı alan bizden çoktan alınmıştır. Kendimizi yalnızlığa esir düşmüş saymaktan başka çare görünmez. Üstelik, bu hapishaneden (çünkü bir hapishanedir yalnızlık) çıkmak istedikçe duvarlar kalınlaşır, kapı pencere demirleri çelikleştikçe çelikleşir.
Eğer insan, insanı insandan koparan bir zihniyetin özgürlük değil de kölelik olduğunu bilseydi, çağımızın ideolojisi olan bireyciliği, taparcasına yüceltir miydi? Bu soruya hayır diyeceklere bir soru daha sormak lâzım: Kâğıt üstünde düzgün duran, hayatta da düzgün duruyor mu?
İşte bizim, insanlığımızın garantisi duadır. Bizler, insanı insana çağıran dua sayesinde insanlara kulak kesiliriz. Onların dertleriyle dertlenmeyi, sevinçlerini sevincimize karıştırmayı öğreniriz. Bu yüzden, ne büyük şehrin insanı kendine kapatan, sadece kendisiyle sınırlayan bencilliğine, bunu şaşmaz ölçü sayan ideolojisine, ne de dağ başlarının ıssızlığına kapılırız. Bizler duayla yalnızlığın esiri olmaktan çıkarız. Bizim, "Allah yâr ve yardımcın olsun," deyişimiz boşuna değildir.
Bana hep duanın hikmeti, insanın kibirden arınmasıdır, gibi gelirdi. Dua üzerine düşündükçe duanın hikmetlerinin sayıp dökülemeyecek kadar çok olduğunu anladım. Bunun için dua bütün ibadetlerin özüdür denmiştir, anladım. Duanın bütün ibadetlerimizin başladığı yerden başladığını anladım. Bizim dünyaya dağıldığımız nokta, duanın bizi topladığı noktaydı. Dua üzerine düşündükçe, dua ederek değişmek ve değiştirmekten söz açabildiğimizi fark ettim. Kendimizi, varlığımızı dünyaya doğru oturtmanın en mümkün yolu dua etmekti. Bunun için dua etmek modern zihni yıkmanın biricik yolu gibi görünmeye başladı bana. Bunu için duayı, bizlere lütfedilen mucize saydım. Bunun için dua daracık hayatımızı, aklımızı fikrimizi, göğsümüzü genişletiyordu. Bunun için duaya dikkat kesilmeliydik ki mucize uzaklaşmasın üzerimizden.
Bir gün bu "dikkat" hususunda bir kanaate varmak için küçük bir araştırma yaptım. 423 tane lise öğrencisine üç soru sordum: 1. Dua nedir? 2. Niçin ve ne zaman dua edersiniz? 3. Ne dersiniz, ne istersiniz?
Verilen cevaplar beni iki kere şaşırttı. Birincisi, hepsi duanın mahiyetini kâmilen biliyordu. Tek "yanlış cevap" dahi yoktu. Oysa derdimiz de, dermanımız da bu yanlış cevaplarda gizliydi. İkincisi, bütün cevaplar kitap gibiydi. Peki, bu ne anlama geliyordu? Çünkü bir yerde bir şey aksamalıydı. Aksamıyorsa, "Neden böyleyiz?" sorusunun cevabı ayrıca meraka değerdi. Sonradan kanaat ettim ki aziz vatanımızda, hepimiz, kamuyu sezdiğimiz anda hizayı gözetiyoruz. Kâğıt üstünde düzgün durmayı esas alıyoruz. Çünkü hepimiz tek başınayız. Güvenecek kimsemiz yok. Bunun için korkuyoruz ve bunda da çok haklıyız.
Çocukların hepsi, istisnasız, duayla yaratıcımızın ilişkisini doğru yerden kuruyordu. Bu açıdan çocuklardaki masumiyet göz yaşartıcıydı. "Ona ne söylesem hepsini kabul edecekmiş gibime gelir," diyordu biri. Öbürü, "Duamda Allah'tan boyumun uzun olmasını isterim," diyordu. Peki, "hayatın eşiği"nde bu denli masum çocuklar, ne oluyordu da bir adım attıktan sonra yarının gözü açıkları olup çıkıyorlardı?
Birinci soruya verilen cevaplar kitap gibiydi. Peki, ikinci soru? O da öyle. Neredeyse tamamı, duanın yeri ve zamanı olmaz; her yerde, her zaman dua edilir diyordu. Sadece zor zamanda dua etmenin yakışıksızlığına dikkat çekiyorlardı. Kitaplarda da böyle yazıyordu. Buna hadi diyelim. Peki, hayatın ortaya çıkması gereken üçüncü soru? Gelgelelim, en kitap gibi olanı buydu. Hepsi sağlık, sıhhat, âfiyet diyordu, hem de bütün insanlık için.
Hiçbiri renk vermiyordu. Çocuklar kendilerini ifade etmiyorlar da bir topluluk karşısında konuşma yapıyor gibiydiler. Görevlerini tamamlamış, sıralarını savmış, aferini almış gibiydiler. Onlara bu hissi veren önlerine koyduğum kâğıt olmalıydı. Bu durumda umut, duayı, "insanın hayallerinin gerçekleşmesi" şeklinde tanımlayan "istisnai" çocuktaydı. "Biz"in davası gelse gelse bu çocuktan gelirdi.
Şimdi benim biricik, biricik, biricik kardeşim. Üzerinden yıllar geçmiş kardeşim. Kocaman adam olmuş kardeşim. Bu lâfım sanadır. Umut sanadır. Çare sanadır. Hakkıyla bil ki dua kibrin ilâcıdır. Yalnızlığın ilâcıdır. Kederin ilâcıdır. İnsanlığımızdan gelen acının şifası duadadır. Her dua edişimizde bizlere, bizi bu dünyanın karanlığından çekip çıkaran bir ışık sunulur. Dua ettikçe varlığımızın tamamlanışı, içimizin ışıması bundandır.
Biz duayla değişiriz. Bunun için değiştirmek gücü bizdedir. Sadece bizde.