Dağlar...
Son güzlenin en güzel günlerini yaşıyoruz. Kimi zaman sevinçli, kimi zaman hüzünlü. Ama en çok da hüzünlü. Çocukluk yıllarım geliyor aklıma. Güz ayları gelmiştir artık.
Zeki Oğuz
Son güzlenin en güzel günlerini yaşıyoruz. Kimi zaman sevinçli, kimi zaman hüzünlü. Ama en çok da hüzünlü. Çocukluk yıllarım geliyor aklıma. Güz ayları gelmiştir artık. Sağmal sütten kesilmiş, yoz ile karışmıştır. Ekinler işlenmiş, harmanlar kaldırılmış, biraz daha kolaylaşmıştır çobanın işleri. Sürü zarara varacak korkusu kalmamıştır.
Yayladan köye göç zamanı gelmiş, yaz boyunca alınan gayıdlar kağnılarla, eşeklerle köye götürülmüştür.
Sırtında yağ, peynir küpleri, heybe yüklü eşeklerin ardı sıra köye giderken dönüp dönüp ardıma bakardım. Yaylacılar göçüp gidince dağların ıssızlaştığını düşünürdüm. Garip bir hüzün çökerdi yüreğime. Sadece çobanlar kalırdı dağlarda. Ekim ayının sonunda yapılan seçimlerden sonra onlar da kış ağıllarına iner iyice ıssızlaşırdı dağlar.
Yaz ayları boyunca Taşkent taraflarında, Bozkır’da, Ahırlı’da Yörük dostlarımla olmuş, kara çadırlarının yanına küçük çadırımı kurmuştum. Ne kadar da şen neşeliydi o dağlar, yaylalar. Geçen gün bir Yörük dostum aradı. Düşmüşler dönüş yoluna, Ermenek taraflarına yaklaşmışlar, başka dostları sordum ona, kimi çoktan inmiş sahile, kimi yaklaşmış. O adım adım gezdiğim dağlar ıssızlaşmıştır, mahsundur artık.
“Yüce dağ başında yatmış uyumuş
Ala gözlerini uyku bürümüş
Eller sevdiğini almış yürümüş
Benim karagözlüm yad oldu gelmez”
Der Karacaoğlan.
Bizimkiler sürülerinin peşinde Anadolu’ya girdikleri zaman ilk mekânları dağlar, yaylalar olmuş sanırım. Birinci neden sürülerin yaylımı, iyi beslenmesi, ikincisi dağların korunaklığı.
Yatağan’da Erenkilit Dağı’na kaç sefer çıktım. Hep aynı duyguları hissettim. Yüzlerce yıl önce dağın çevresindeki bereketli toprakları ekip diken, sürülerini otlatan ama dağın doruklarında yaşayan insanları. Ancak kendilerini güvende hissettikleri anda dağılıp yeni köyler kurmuşlar.
Tam karşımda bilgisayarımın ekranında Yıldız Dağı görünüyor bütün görkemiyle. Dağın eteğinde yemyeşil sularıyla Dipsiz Göl ve çevresinde yayla evleri. Serik’li Yörüklere ait bu evler. Bir keçileri bir danaları bile olmasa illaki yazın gelecekler buralara. Bir iki aylığına da olsa yayla, dağ havasını soluyacaklar.
Karacaoğlan kendi içinde yaşar dağların öksüzlüğünü.
“Sarıçiçek, sallanıyor nazilen,
Demler sürdüm, on beşinde kız ilen,
Şimdi öksüz kaldım, kırık sazilen,
Ah ettikçe tüter, dumanın dağlar.”
Karacadağ’ın çevresinde onlarca köy var. Hepsi sırtlarını görkemli Karacadağ’a yaslamışlar. Arkaları dağ, önleri Karapınar bozkırı. Ama insanlar ilkin Karacadağ’ın zirvelerini mekân tutmuşlar. Yıllar önce Ovacık yaylasında Yeşilyurt’lu dostlarımla kamp yapmış, sabah gün doğmadan kalkarak zirvelerdeki kale kalıntılarını gezmiştik. O ören yerleri arasında dolaşırken binlerce yıllık geçmişle günü bir arada yaşadığını hissediyor insan.
Se Kalesinin duvar taşları üzerinde otururken bir yandan Karapınar ovasını bir yandan Karadağ’ı seyrediyordum. Koca Karadağ kararıp duruyordu karşımda. Aslında dağ tutkusunu, yayla tutkusunu Karadağın zirvelerinde yaşayan dostlarımdan, cadılarımdan öğrenmiştim en çok. Beş-on keçi ile geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar, yarı aç yarı tok yaşıyorlar ama düze inmek, başka geçim yolları aramak akıllarına bile gelmiyor. O yayla, o görkemli Karadağ salıvermiyor onları.
Geçen Pazar Gevele dağının eteğindeki Paşa çeşmesine kadar yürüdük. Güz çiğdemleri çoktan çıkmış. Bir yağmur yağsa tam güzle olacak.
Anamas Dağlarının eteklerindeki yaylaları gezerken Kurucuova Belediye Başkanı Vedat Sabırlı “Bir baharın birde güz yağmurlarından sonra çok güzel olur buralar” demişti. Yağmura hasret kaldık ama yine de güz güzelliği vurmuştur Anamaslara.
Karacaoğlan’ın dizeleriyle bitirelim sözü.
“Bizde düştük bir güzelin ardına,
Güzel göçmüş biz konalım yurduna,
Yıkılası karlı dağın ardına,
Çeker gider bir gözleri sürmeli.”


