Çeçen Bey'in KIZLARI
Kimi Balkanlara, kimi Anadolu’ya, kimi Ürdün’e, Mısır’a, Suriye’ye gittiler.
Çeçen Beyi’nin kızları
Dr. Kâmil UĞURLU
1860 Rus-Osmanlı savaşları bütün acısı ve hüznüyle devam ediyordu. Savaş sadece cephede cereyan etmiyordu. Ve savaş sadece savaş kuralları içinde devam etmiyordu. Osmanlı yorgundu. Kafkaslarda, dağbaşlarını tutan Çerkes, Çeçen savaşçıları Osmanlı’dan yana tavır koyunca, dengeler değişti ve dağlar yerinden oynadı. Osmanlı yorgundu. Başını dayayacak bir yer arıyordu. Ölesiye-bitesiye yorgundu. Nitekim şartlar, Kafkas halkının yardımına rağmen Osmanlı’nın aleyhine gelişti ve tarihin en eski ve büyük devletlerinden biri Kafkaslarda durumu kabullenmek ve çekilmek zorunda kaldı.
Osmanlı yorulunca, ondan yana olanlar da perişan oldular. Ruslar Kafkas’ın yerli halkını yerlerinden ettiler. Zorunlu göçe tabi tuttular. Adına reform dedikleri slav zulmü başladı ve halkın yüzde seksenini evlerinden dışarı çıkardılar. Bazı kaynaklar Kafkaslar genelinde 500 bin, bazıları ise 1.5 milyon insanın sürgüne yollandığını kaydeder.
Tarihin kaydettiği en vahşi iki-üç göçten biridir bu. Ev halkının on kişisinden sekizinin gurbette ve en rezil şartlarda yaşadığı, evde sadece iki yaşlı insanın kaldığı bir aile gibi oldular. Kafkaslar kan ağladı, büyük kırım yaşadılar. Perişan oldular.
Karadeniz’in sağından ve solundan geçerek, bazen Karadeniz’in soğuk suyuna dalarak dağıldılar. Kimi Balkanlara, kimi Anadolu’ya, kimi Ürdün’e, Mısır’a, Suriye’ye gittiler. Büyük bir bölüm Romanya’ya ve Bulgaristan’a geldi. Oralarda yaban muamelesi gördüler. Dilleri ve dinleri ayrıydı. Şehrin kıyılarında gettolar oluşturdular. Yaralarına tuz bastılar ve Kafkasların dumanlı başını dü
şündüler. Mümkün olduğunca kendi kendilerine kaldılar. Kız-alıp vermemeye direndiler ve kültürlerini uzun süre korudular. Çekik gözler nesiller boyu devam etti, özellikle çıkık elmacık kemikleriyle o dağ adamının dağ keçisi çevikliğini uzun süre korudular.
Anadolu’ya gelenler şanslıydılar. Akraba kökenlerden gelenlerin ortak noktaları çoktu ve bu ortak noktalar önemliydi. Aynı Allah’a ve aynı peygambere inanan, aynı isimleri taşıyan, yüzü yüzlerine benzer insanların içinde hissettiler kendilerini
Kafkasya’da, dağlarda kalan yerli halk, işgalcilerle üç nesil boyu savaştı. Bir milyona yakın şehit verildi. Yollara düşüp yeni yurtlar arayan akrabaların çoğu kayboldu. Unutulup gittiler. Bazıları yakınlarını buldular ve onlara, balın bıçağa sarıldığı gibi sarılıp günlerce gözyaşı döktüler.
* * *
Anlatacağımız destan böyle bir zamanın, yaşanmış ve mutluluğu bulmuş ilginç insanların hikâyesidir.
* * *
Anadolu’ya gelen Kafkaslıların çoğunluğu Romanya ve Bulgaristan tarafından, bir bölümü de Türkiye’nin kuzeyinden yurda girdiler. Yol uzun sürdü. Romanya ve Bulgaristan’da verilen molalar uzun sürdü. Ürdün ve Suriye’ye gidenlerin çoğu yolda öldü. Sağ-selâmet varanlar, Osmanlı’da, Suriye ve Ürdün’de saray ile iyi ilişkiler kurdular. Temiz, dürüst ve tecrübeli zor günler yaşamış bu halkı yerli halk benimsemekte önce zorlandı. Fakat sonra benimsediler ve sarayda, devlette onlara fırsatlar verdiler, makamlar verdiler ve onlardan faydalandılar.
Şehrin kıyısına gelip, devlet tarafından beylik topraklara yerleştirildikleri ilk zamanlarda, onların değişik hal ve tavırları yerli halkın hoşuna gitmedi onları gayri müslim sandılar. Şehrin kıyısında, barınaklar yapmak için kerpiç kestiler yaz boyu. Tam kerpiçler kuruyup binaya konulacağı zaman, şehrin gençleri bu tuhaf yabancıların mahallesini bastı, kerpiçleri kırdı, dağıttı, evleri barınakları yerle-bir edip dağıldılar. Bizâr oldu yabancılar. Şehrin başkanına şikâyete gittiler. Şimdi bile anlatıp-gülüşürler. Şehrin reisi onlara dedi ki; “Bizim gençler sizi gayrimüslim sanıyorlar. Yani sizin gâvur olduğunuzu düşünüyorlar. Müslim olduğunuzu bilseler yapmazlar.
Yeni gelenler, kendilerine barınak yapmayı bırakıp hemen bir mescit inşasına geçtiler. Dere boyundaki söğütlerden aldıkları dallarla çatısını örttükleri küçücük birkaç mescit yaptılar. Halk, bundan sonra onlara yardıma başladı. Yardımlar öylesine hızla gelişti ki etle kemik gibi oldular. Kız aldılar, kız verdiler, kanlarını birleştirdiler ve ortaya çok güzel nesiller çıktı. Sarı saçlı, mavi-yeşil gözlü, civan gibi kuşaklar gelişti.
* * *
Türkiye’ye gelip, daha önce yerleşmiş akrabalarını Beyşehir’de bulan bir aile, yükünü burada yıkmıştı ve yeni vatana dört elle sarılmıştı. Geniş bir Çeçen ailenin azalmış fertleriydiler. Güzel insanlardı. Akrabalarının da yardımıyla çevreye çabuk uydular. Düzgün davrandılar ve sevildiler. Ortalık durulunca ve gözlerini çevreye uydurunca, etrafı görmeye ve hissetmeye başladılar. Ve geçmişi hatırlamaya ve hissetmeye çalıştılar.
Ailenin bir bölümünün Ürdün ve Suriye tarafına gittiğini, oralarda yurt-yuva edindiklerini, geçmişte ataları söylemişti. Onları düşündüler ve hayallerinde onları çizmeye çalıştılar. Mehmet Hanefi, yeğenlerinin Ürdün’de yurt tuttuklarını ve oranın tanınmış ailelerinden olduklarını duymuştu.

O zamanlar yurt dışına çıkmak zordu, çok zordu. Türk parasının değerini korumak için acaip kanunlar vardı ve memleketten dışarıya sadece imtiyazlılar çıkabiliyordu. Dolayısıyla Mehmet Hanefi’nin gidip, babasının akrabalarını araması zordu, hatta imkânsızdı. Ayrıca bu, bir saray ahırında yere düşen iğneyi aramaya benzeyen bir hayaldi ve düşünmek bile abesti.
Her hacıya ümitsizce yol soruyordu: Yolunuz Ürdün’den geçti mi? Orada, Kafkas göçmeni olanlara rastladınız mı? Gittiğiniz yol üstünde Çeçen var mıydı, Galgay var mıydı, Çerkes var mıydı?
Kafkaslar olağanüstü bir çevredir. Elliye yakın boy vardır ve her boy kendi adlarıyla anılır. Dışardan bakılınca herkes onlara Çerkes der geçer. Ama onlar Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabartaylar, Çeçenler, Kalmuklar, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylılar, vb… diye elli boya bölünmüşlerdir.
Bir gün, zayıf da olsa bir haber aldı Hanefi. Ürdün’de yerleşmiş, Zarka’da yurt tutmuş, Türk konsolosluğunda çalışan bir Çeçen katipten söz edildi. Ürdün’e gidip onunla görüşmek o günkü şartlarla imkânsızdı. Hanefi fırsat kolladı. Serüvene yatkın bir karakteri vardı. Canlıydı, dile yatkındı, çok uyumluydu, çok yakışıklıydı. Çevresi ona bayılıyordu. Bir Beyşehir’li hanımla evlenmişti. Dört güzel çocuğu olmuştu. Rüştiyeyi okumuş, muhasebeci olmuştu. Konuşkan ve popülerdi.
Candan isteyenlere Tanrı yardım eder derler. Bir gün beklediği o fırsatı buldu. Muhasebesini yönettiği firmanın Ürdün’de bir işi zuhur etti ve M. Hanefi bu vesileyle Ürdün’e gitti.
Babasının akrabalarını sadece duymuştu ve bir-iki söylenti dışında aradığı kişilerle ilgili hiçbir ipucuna sahip değildi.
Önce Amman’a, sonra Zarka’ya vardı. Geceydi. Sabahın olmasını bekledi. Güneşle birlikte konsolosluğa vardı. Adı geçen Çeçeni beklemeye başladı. Mesainin başlamasıyla gelenler arttı. Çeşit çeşit simalar geliyordu ve o kendi hayalinde çizdiği akraba suratı arıyordu. Daha sonra, kendi boyasına benzer bir boyayla boyanmış, orta boylu, temiz yüzlü, gürül gürül konuşan birini gözüne kestirdi ve üzerine vardı; İsabet tamdı. Abdülvahap, konsolosluğun sevilen kâtibi, Hanefi’nin aradığı kişiydi.
* * *
“Onu görünce kanımın kaynamasından aynı familyadan olduğumuzu anladım” diye açıkladı daha sonra Hanefi. Akrabaların kavuşması heyecanlı oldu. Bir nehrin iki kolunun bir yerde buluşması gibiydi. Döndükten sonra, Konya’da sanki deprem oldu (Aile bu arada Konya’lı olmuştu).
Buraya kadar seyredilen, filmin ilk yarısıydı. İkinci perde daha heyecanlı sahnelerle kurulmuştu ve kurguyu yapanın da hayali alabildiğine genişti.
* * *
M. Hanefi yeniden kazandığı akrabalarını aylar boyu anlattı durdu. Ürdün’deki Çeçen Beyi’nin güzel kızları vardı. Uyumlu ve güzel bir hanımı vardı. Tek oğlu vardı ve Abdülvahap, Arap usulünce onun babası olarak, onun adıyla anılıyordu. Kırk yıllık Abdülvahap, “Ebu Hüseyn” olmuştu.
Bir gün kararlaştırıldı ve Konya’daki Çeçen Hanefi, yine bir çılgınlık yaptı, kalktı Ürdün’e gitti ve Ürdün’lü Çeçen Abdülvahap’ın iki güzel kızını yedine alıp Konya’ya getirdi. İki yetişkin oğlu vardı ve kızları oğullarına nikâhladı.
Olaylar inanılmaz bir hızla gelişiyordu. Fakat kan hısımlığı birçok olası problemi çözüyordu. Gençler birbirlerini daha önce kısa bile olsa görmüşlerdi ve hallerinden hoşnuttular. Dil bilmez iki gelin, birer yıl arayla Konya’lı oldular. Ve canlı ailesine yeniden can kattılar. Aralarında iki bin beş yüz kilometre mesafe bulunan bir bohçanın iki ucu Konya’da bağlandı ve iki aile birbirini daha iyi tanımaya başladılar.
* * *
Abdülvahap daha büyüktü ve yeniden bir araya gelen bu iki ailenin reisi, Çeçen geleneğine göre Abdülvahap’tı. Öyle bildiler.
Abdülvahap’ın yedi güzel kızı vardı. Hüseyin tekti. Yedi kızın hayatı, ilâhi hakim tarafından Çeçen kaderine uygun tanzim edilmişti ve gerçekten her biri ayrı bir dünyayı organize etmekle görevlendirilmişti. Hiçbirinin hayatı sıradan değildi, olağanüstüydü.
Anne, mübârek bir Çeçen kadınıydı. Şeffaf denilecek kadar ince, zarif, mükemmel bir Çeçen soylusu idi. Yedi kızı yetiştirmek normal bir aileyi bile evliya yapar. Vahide hanım zaten öyle bir karakterdi ve Abdülvahap’a fazla iş düşürmeden kızları, olabildiğince iyi yetiştirdi.
En büyük kız Adiba’ydı. Türkiye’deki Edibe’nin karşılığı. Fakat ona Diba diyorlardı. Ürdün’de resmi kurumlarda çalıştı. Bir gün Arap bir aile ona talip oldu. Muhammed Hayr ile evlendi. Mutlu oldu. Çocuk-çoluğa karıştı. Oğulları Mahmud ve Ahmed ona torunlar verdiler. Kocası ölünce onu yalnız bırakmadılar.
Sonraki kız İkbal’dı. Güzelliği dillere destan bir hanımdı. Dr. Adnan ile evlendi, mutlu oldu. Adnan harika bir adamdı. Tanınmış bir hekimdi ve eskilerin kafa dengi dedikleri bir yapıdaydı. Onların üç oğulları oldu. Kucay, Raci ve Remzi onlara dünya güzeli torunlar verdi. Rami, Rıdvan ve Janet tatlı küçük çeçendiler.
Fatma Gâdâ üçüncü kızdı ve Konya’ya gelen tek Çeçen gelindi. Güzel bir kızdı. Konya’da ona bayıldılar. Hiç Türkçe bilmemesine rağmen, Dr. Ahmet ile uyuşumu ve anlaşması harikaydı. Vefakâr, cefakâr bir eş oldu. Dr. Ahmet’e iki kız, iki erkek dört evlât verdi. Onlar da buna torunlarla cevap verdiler. Şefika, Dudar, Yücel ve Dilâra çok güzel ve yetenekli çocuklar oldular. Başarılı oldular. Kamuda görevler aldılar.
İlham, Konya’ya gelen ikinci gelindi ve Bedri’ye eş oldu. İlham başarılı bir öğretmendi. Evlendikten sonra çocuklarını eğitti. Bedri çalışmak için dünyayı dolaştı ve o kocasının yanından hiç ayrılmadı. Yavuz ve Şehnaz iki güzel torun oldular M. Hanefi’ye.
Remziye, Abdurrahman’la evlendi. Çeçen Beyi’nin en nazlı, en nâzenin kızıydı. Duygulu, şair yapılı güzel bir hanımdı. Fakat şanssızdı. Kocası hasta oldu ve yatağa bağımlı kaldı. O ise onun yanından hiç ayrılmadı. Eymen, Samir, Ahmet, Senet ve Seyf babalarına bakarken annelerine yardımcı oldular ve geleneksel çeçen âdetlerini Ürdün’de yeniden ihya ettiler.
Seher, Çeçen Beyi’nin en talihsiz kızıydı. Bir psikologla evlendi. Her şey önce çok iyi gitti. Amerika’ya taşındılar. Çok geçmeden döndü Seher. Abdurrahman, yani koca, geleceğim dedi gelmedi, yazacağım dedi, yazmadı, nafaka yollamadı ve Seher, çocuklarına, İmad, Cihan ve Teymur’a mükemmel babalık etti. Onları besledi, eğitti, iş-güç sahibi kıldı. Hem evli hem bekârdı. Ve sonunda, sadece romanlarda olan bir şey oldu ve Abdurrahman ölmek için Ürdün’e döndü. Boşandığı karısının ve çocuklarının hayatını yeniden tanzim etti ve öldü. Seher yeniden yalnız kaldı.
Muna, küçük muzip kız Muna, hayatla dalga geçebilen neşeli bir hanımdı. Azmi adında hârika bir adamla evlenip Hanin, Cafer, Hammude ve Hani’ye sahip oldu. Kendi yarattığı usullerle Çeçen yemekleri yaptı ve Ürdün’de tanındı.
Hüseyin tek oğlandı ve ailenin gözbebeğiydi. İyi bir çocuktu. Roza ile evlendi. Ravda, Nurdan ve Keriman onların çocukları.
Çeçen Beyi’ne gelince… Ak saçlı, ak sakallı, bir zamanların anlı-şanlı Abdülvahap’ı, nerdeyse on yıldır, sadece kendine çizdiği bir dünyanın içinde, fakat bu dünyanın dışında, hayatını devam ettiriyor. Yaşı bir asra yakın olan koca Çeçen Beyi, artık bir balık hafızasına sahip. Gidip geldiği yollar çok eskilerde kalan Kafkas yolları. O,yetmiş-seksen yıl önceki bir olayı bugün yaşarken, bugün, birkaç saniye önce yaptığını bilemeyecek kadar bu dünyadan uzak.
Öteki Çeçen Beyi’ne gelince, M. Hanefi, bir zamanların fırtına gibi esen, yılmaz, maceraperest ve gözüpek M. Hanefi, gözlerini kaybedince derin bir karanlığa gömüldü. Sıradan bir adam olsa, Kafkasların yerinde duramayan, ateşli kanına sahip olmasa, bu müthiş kaderi belki daha kolay kabullenebilirdi. Ama öyle değildi. Çeçen oyunlarını kalkıp en ince detaylarıyla oynayan, Almanya’ya gidince Almanca, bir Fransızla karşılaşınca Fransızca, bir Çeçenle mükemmel bir Çeçen dili konuşan, hadi gel deyince yarın Çeçenistan’a, öteki gün Amerika’ya gidebilen, bir kamyonun şoför mahallinde İran’a varıp gelen korkmaz, çekinmez serüvenci, birden bire kapıyı çalan ve yeşil renkli güzel gözlerini alıp götüren kader adlı arkadaşa alışamadı. Küstü, ve iç dünyasına iyice çekildi. Çocukları Ahmet, Bedri, Bedia ve Behçet, Müşerref hanımla ona çok iyi baktılar. Hele Gada gelin onların üstünden kuş uçurtmadı.
* * *
Benzeri az bulunan bu değişik, karizmatik ailenin çok yakınında bulunmak kısmet oldu. Her biri ayrı özellikler, farklı değerler taşıyan bu aileyi tanımak bir ayrıcalıktı ve onlardan bir gelin alarak biz bu ayrıcalığı yaşadık.
Gerçekten, kaderler mutlaka yaşanıyor. Zemin ve zaman bu konuda hükümsüz ve yetersiz kalıyor. Kader mutlaka hükmünü icra ediyor.
Ve gün geliyor…
* * *
