Bozkırın çığlığı sustu
Garip geldi, garip gitti. Şiirlerinde de “Garip” mahlasını kullanırdı.
Zeki Oğuz
Garip geldi, garip gitti. Şiirlerinde de “Garip” mahlasını kullanırdı. Bakmayın siz cenazesinin kalabalık oluşuna. Biz ağlak milletiz, cenazede ağlarız sonra unuturuz. Çoğu zaman gösteriş için, çıkarımız için ağlarız. Hele şu siyasetçiler... Nasılda saf tuttular garibin cenazesinde. Tutmasalar milletin nazarında bir eksiklik olacaktı onlar için, partilerinin reklamı için bulunmaz nimetti o kalabalığın önünde olmak. Hele Kırşehir belediyesinin yaptığı görgüsüzlüğe ne demeli?
O garip yıllarca gurbet elde çaresizlik içindeyken nerdeydiniz, diye sorası geliyor insanın. Orta Anadolu bozkırının sesi, çığlığı olmuştu. Onu ilk kez Gar Aile Bahçesi’nde dinlemiştim. Altmışlı yıllar, daha küçücük bir çocuğum. Devlet hastanesinden ötesi bomboş tarlalar. Biz de o tarlalarda ortağa ekin ekiyoruz. Büyükler akşam yemeğini yeyince ya sinemaya gidiyorlar ya başka biyerlere. Ben de kimi zaman peşlerine düşüyorum, beni de götürün, diye. Götürmeseler ertesi günü işin ucundan eyreti tutacağımı biliyorlar. İlk sinemaya gidişim de böyle olmuş, Yeni Sinemanın pis kokulu havasını soluya soluya İsmail Dümbüllü’yü izlemiştim, çok hoşuma gitmişti.
Neşet Ertaşı da büyüklerin peşine düşerek gidip izlemiştim. Elbette türküleri seviyordum ama Neşet Ertaşın kimliğinden bihaberdim. Sonraki yıllar öğrenecektim bunu. Köyümüzün gençleri gurbetçiydi, yazın hep gurbetlerde geçerdi ömürleri. Kışın ya barana olup otururlar ya da köyün küçük kahvesinde muhabbet ederlerdi. Transistörlü radyoların yaygınlaştığı, pikapların, plakların bollaştığı yıllardı. Gençlerin en büyük eğlencesi türkülerdi. Bir garip uzun hava çıksa, hele Neşet Ertaş Zahidem”i söylemeye başlasa tabanca sesleri gürlemeye başlardı. Gaz lambası söner, mermilerin ışığında dinlerdik türküyü. Küçüktüm, ürküntüyle izlerdim olanı biteni. O ayrılık havaları, o bozlaklar çıkınca delikanlılar niye o kadar dellenirlerdi, onu da bilemezdim.
Sadece Neşet Ertaş’ın sesi sazı değil başka türkücülerin gurbet havaları da dellendirirdi onları. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Yıldıray Çınar, Yüksel Özkasap, Ali Ercan, Rıza Konyalı, Aliye Akkılıç vb. söylemeye başladı mı tabancalar da gürlemeye başlardı. Tabancadan fırlayan her mermi sesi onların genç yüreklerinin bir isyanıydı aslında. Belki sevdiklerine yüreklerindekini dillendirememenin feryadıydı.
“Ela gözlerini sevdiğim dilber
Sana bir sözüm var diyemiyorum.”
Her türküsü bir başka güzeldi.
Ah yalan dünya, Yazımı kışa çevirdin, Mühür gözlüm, Zahidem, Evvelim sen oldun ahirim sensin, Gönül dağı, böyle onlarca türkü. Hele babasının mirası Avşar bozlağını ne güzel söylerdi. Bizim bir Bozkır türküsü nasılda güzelleşirdi onun dilinde.
“Kenardan geçeyim yol sizin olsun
Ağular içeyim bal sizin olsun.”
Kırşehir’in Gırtıl köyünde doğmuştu ama yoksulluk yüzünden dolaşmadığı yer kalmamıştı. Bunu “Hayat Destanı”nında anlatır. Yurt dışında yirmi yıldan fazla kalır. Bu uzun zaman içinde kim arar kim sorar elin garibini. Devlet sanatçılığı ünvanı vermek isterler ama elinin tersiyle iter. “Halkın gönlündeki yerim yeter bana, der.
Anadolu Abdallarına karşı hep itici davranırız, onları horlarız ama halk kültürümüz, türkülerimiz dediğimiz zaman en büyük isimler onlardan çıkmıştır. Hacı Taşan, Muharrem Ertaş geleneğinin sürdürümcüsü, en güzel temsilcisiydi Neşet Ertaş. Bu geleneği daha da yükseklere taşıdı.
Alevi-abdal vatandaşlarımız şehrimizde de var. Onlardan Aşık Haydar öldüğünde yüz yaşını aşmıştı. Bir kem söz düşmezdi dilinden. Büyük çoğunluğu Yeni Mahallede yaşarlar. O mahalleye kaç kere polis girdi. Merak ediyorum, kültür adamlarımızdan kaç kişi girdi, hiç araştırma yapıldı mı onlarla ilgili, tez, yüksek lisans gibi? Üniversitelerimizin haberleri var mı böyle bir kültürün varlığından?
Unesco onu “Yaşayan insan hazinesi” ilan etmişti, aslında o bizim geçek hazinemizdi. Bozlaklarımız öksüz kaldı.
Onun sesi-sazıyla noktalayalım sözü.
“bir günden bir güne sormadım seni
körümüş gözlerim görmedim seni
boşa mecnun eylemişim ben beni
hata benim günah benim suç benim...”