Bizim Alâeddin’imiz!

İlkokul beşinci sınıfta Selçuklu tarihine başlamıştık. Cumhuriyet’ten ve Osmanlı’dan önce böyle bir medeniyetin kurulmuş olması hepimizi çok etkiliyordu. Sultan Mesud ve Kılıçaslan’ın siyasi ve askeri dehasına hayran olmuştuk. Özellikle çağının çok ötesinde fikirleri ve uygulamalarıyla sultan Alâeddin Keykubad gönlümüzde ayrı bir yer edinmişti. Fakat ders kitabındaki kısacık cümle hepimizi kara yasa boğdu: “Alâeddin Keykubad, Kayseri’de elçileri ağırladığı bir ziyafette zehirlenerek öldürüldü.” Bu acı ve ani son yüreğimize öyle dokundu ki Cuma günü dersten çıktığımızda eve kadar bunu konuştuk.

Olay belki de yakınımızda Kayseri’de geçtiğinden sanki aradaki zaman yokmuş gibi olayı defalarca geriye alıp bu kötü sona engel olabilmek için neler yapılabileceğini tartıştık. Ama geriye gidip bir şey yapmanın mümkün olmadığını bilecek yaştaydık. Yine de Sultan Alâeddin için bir şey yapmak onun ruhunu mutlu etmek istiyorduk.

Araya hafta sonu girdi. Pazartesi sabah okula doğru yürürken elbette bunu unutmuştum. Ama bir arkadaşım okulun kapısında heyecanla beni karşıladı. “Bizimkiler Alâeddin Keykubad’ı getirdiler” dedi. “Nereden?” diye sordum. “Kayseri’den” cevabını duyunca hemen peşine düştüm. Sınıfa girdiğimde arkadaşların elinde bir kurukafa vardı. Elden ele dolaşıp okşanıp kendisiyle konuşulan bu iskelet parçası tüm sınıfı etrafında toplamıştı. Beni görünce hemen anlattılar: Coşkun’un ağabeyinin hafta sonu Kayseri’de yapılan düğününe bir grup arkadaş katılmış. Düğünden sıkılıp etrafta dolaşmaya çıkınca arazide bir yerde bu kafatasını bulmuşlar. Arkadaşlar onu bulduklarında Kayseri’de zehirlenen sultan Alâeddin Keykubad olduğuna karar vermişler ve ona daha fazla kimse zarar vermesin diye alıp köye getirmişlerdi. Cuma günden beri kurduğumuz hayali senaryolara göre onu hunharca katledenler bir cenaze töreni bile yapmadan cesedini araziye atmış olabilirlerdi.

Bunu öğrenince kafatasını hemen elime aldım iki avucumun içinde yüzüme kadar kaldırdım ve bomboş olan göz çukurlarına dikkatle baktım. Orada ne görmeyi umuyordum bilmiyorum ama bir süre sonra geri çekilip “hayır bu bizim Alâeddin’imiz değil” dedim.  Herkes hayal kırıklığına uğradı. Açıklama gereği hissederek tekrar ettim: “Bu bizim Alâeddin’imiz değil. Ben onu görür görmez tanırım.”

 O sırada ders başladı ve öğretmenimiz geldi. Tartışmaya son noktayı koyacak oydu elbette. Her zaman müfredata sınırlı kalmayıp geniş kültürüyle bize oldukça kapsamlı bilgiler veren öğretmenimiz Ali Demir Bey duygularımızı anladı. Önce “Siz Sultan Alâeddin’i neden çok sevdiniz ?” diye sordu. Bilime, sanata, özgürlüklere verdiği önemden mazlumlara yardım için savaşa giden cesaretinden, diye bildiklerimizi sıraladık.  “O zaman siz de bu söylediklerinizi yapar onu örnek alırsanız ruhunu mutlu etmiş olursunuz” dedikten sonra o kafatasının Sultan’a ait olamayacağını söyledi. Her ne kadar cinayete kurban gittiyse de başkent Konya’da usulüne uygun olarak defnedilmiştir dedi.

Bu kez oldukça üzülmüştük. Konya bize o kadar uzak ve tersti ki haritada yerini zor bulurduk. Ankara – Kayseri yolu üstünde olduğumuzdan bu iki şehri biliyorduk. Konya’da ne bir tanıdığımız ne akrabamız vardı. Büyükler hep böyle mantıklı şeyler söylerdi. Elbette onu örnek alacaktık ama bunu kendisine de söylemek istiyorduk. En önemlisi ona işlerinin yarım kalmayacağı sözünü vermek istiyorduk.

Kendimi olaya sebep olmuş gibi hissettiğimden teneffüste ortaya çıkıp arkadaşlarıma dedim ki : “Üzülmeyin, Konya bizim topraklarımızda değil mi? Bir gün mutlaka birimiz gider. Alâeddin’imizi buluruz. Ve ona işlerinin yarım kalmayacağını söyleriz.” 

getfileattachment.jpg

Üzerinden kaç yıl geçti bilmiyorum ama bu konuşmayı hiçbir zaman hatırlamadım ne Konya’ya geldiğimde ne sultanların türbesini ilk ziyaret ettiğimde ne onlarla ilgili roman yazarken hatta bir gün içine girmek nasip olduğunda bile bu aklıma hiç gelmemişti.

Geçen hafta Miryakefalon zaferi 841. Yılı münasebetiyle Sultanlar türbesinde hatmi şerif duası yapılırken ellerimin sürekli birleştiğini hissettim. Sanki üstünde bir ağırlık vardı da beni kendisini tutmaya zorluyordu.  Avuçlarımın içine baktım. Sanki Sultan Alâeddin’in yüzü avuçlarımdaymış gibi içimde onunla konuşan bir çocuk vardı. Bu şimdiki aklıma saçma geliyor ama içimdeki çocuk buna hiç aldırış etmeden ona “Geldim Sultanım, size Köşektaş’daki arkadaşlarımın selamını getirdim…” diyordu. Beynimin bir yanı bunu çözmeye çalışırken diğer yanım çoktan aydınlık büyük pencerenin önündeki sınıfımızda gitmişti. Siyah önlüklü çocuklar etrafımdaydı. Ve benim elimde bembeyaz bir kafatası vardı. Bilinçaltımdan bu görüntü gelince birden tüm hatırayı anımsadım.

 

Bazılarına komik bazılarına saçma gelecek bu çocukça anıyı niye anlatıyorum. Hani her yıl bir yanını kırparak kuşa çevirdiğimiz eğitim sitemimiz var ya işte bir de onun çocuk zihninde kahramanların önemi kısmı vardı. Büyükler aramızda kahraman paylaşıp kamplaşırken çocukların hayal gücünün, rol model ihtiyacının o kadar canına okuduk ki… El âlem sahte kahramanlar yaratmak için trilyonlar harcarken demeye yerim kalmadı. Tarihe takılı kalmayın diyenlere cevaba bile lüzum duymuyorum.

 

Evet, önemli olan ne Alâeddin’in ismi ne cismi… Bizim onda bulduğumuz anlam ondan aldığımız mesajdı. Şimdi diyanette önemli bir görevi olan sevgili arkadaşım Coşkun Yıldız ya da diğer arkadaşlarım bu anıyı çoktan unuttular mutlaka. Bu yazıyı görecek vakitleri de olmayacak belki. Ama her biri önemli yerlerde güzel hizmetlerle meşgul… Ve eminim şimdi unutulmuş olsa da onların yolunda da bu ve benzeri anılar yön belirleyen işaret taşlarıdır.

 

Bizim diyecek kadar içselleştirdiğimiz tüm kahramanların ruhu şad olsun…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum