Biletler kuluçkadan çıktı mı acaba?

Bildiğiniz gibi Hz. Mevlana'nın 738. Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri 7-17 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirildi. Geçtiğimiz Cumartesi akşamı da protokolün katılımıyla Şeb-i Arus törenini izledik…

Tören başladığı sırada salonun çeyreği boştu. Uzun bir süre de boş koltuklar gözümü tırmaladı durdu. Programın ilerleyen saatlerinde bu koltukların sahiplerinin gelmeyeceği anlaşıldıkça birileri gelip bu boşlukların çoğunu doldurdu da fotoğrafı kurtardı.

Peki bu koltuklar niye boş kaldı? Oysa biz biliyoruz bilet dağıtımındaki titizliği! Bize bile rica minnet kapı eşiğinden iki bilet verildiğine göre o çok çok kıymetli biletler nerelere kimlere gitti? Ve o biletlerin sahipleri niye gelmediler? Sorular çoğaltılabilir…

Bilet dağıtımını her yıl içinden çıkılmaz hale getirenlerin maksadı acaba önemli birilerine bilet göndermiş olmak mı? İstanbul’daki falanca ‘önemli’ kişiye gelip gelmeyeceğini bilmeden bilet göndermeniz yanlış değil mi mesela. Buna karşılık yine birilerince ‘önemli’ görülen kişilere Konya’ya bu vesile ile gelsinler diye bilet temin etmeye çalışanları da günlerce bilet bilet diye meletmenin anlamı var mı?

Bu bilet işini ya tamamen profesyonellere bırakacaksınız ve çok özel davetliler için salonun bir kısmını kendinize ayıracaksınız veya eski usule döneceksiniz. Siz sıktıkça patlıyor, artık anlayın!

Ayrıca bize töreni izlemek için ‘mutrip’ denilen kapının hemen ağzındaki sazendelerin üzerindeki mekanı layık gördüğünüz için de teşekkür ederim. Bu sayede programı ters açıdan izleme deneyimimiz oldu! Geçen seneden bu yana demek ki çaptan düşmüşüz. Demek ki falanca, feşmekanca önemli zevatın karısı, kızı, damadı, danışmanı, koruması, bilmem nesi bu şehirde kamu hizmeti yapan gazetelerin ve televizyonların sahiplerinden daha önemliymiş…

--------------------------------------------------------------------

 

Bir ok attım kebap oldu

 

Vaktiyle bir padişahın ne dediğini bilmez aptalca bir oğlu varmış. Tahtın tek varisi olan oğlunun bu haline üzülen padişah devrin en meşhur âlimini çağırtıp ona üç sene müddet vermiş; “Bu oğlanı üç senede tahta layık bir şehzade yapacaksın! Yoksa alırım kelleni ona göre!” demiş.

Aradan üç sene geçmiş lakin şehzadenin adam olduğu yok. Ne yapsın âlim kelleyi vermek var sonunda; çıkmış huzura “Hünkârım şehzadenin tedrisi tamamdır. Tahta layık bir oğlun var” diyerek yalan söylemiş.

Habere çok sevinen padişah tellal çıkarmış derhal; ertesi gün şölen var, ziyafetten önce şehzade halka ilk kez söylev verecek. Alim, “yandım” demiş: “kelle gitti” derken, çıkmış şehzade kürsüye...

Kalabalığa bakmış saf oğlan, öksürmüş hönkürmüş ve bağırmış: “Bir ok attım, kebap oldu.” Herkes ne diyor bu diye şaşırmış. Alim vaziyeti kurtarmak için fırlamış yerinden çıkmış yanına şehzadenin: “Geçen gün şehzademle ava gitmiştik. Kendileri bir ok attılar. Okun çarptığı taş, meğer çakmak taşıymış. Kıvılcımlar çıktı. O sırada oradan geçen bir tavşan bu ateşten pişti ve kebap oldu”. Ahali mest. Alkış, kıyamet.

Şehzadenin de hoşuna gitmiş tabii tezahürat; “Bir ok attım, göl oldu” diye bağırmış. Zırva tevil kabul eder mi? Alim durmuş durmuş, “Şehzadem veciz ifadeyi sever; parçalanan taş meğer bir su yolunun da üzerinde bulunuyormuş, bu vesileyle su da yol bulmuş oldu; birikti ve göl oldu” demiş. Kalabalıktan yine alkış, nümayiş…

Şehzade sırıta sırıta dönmüş ahaliye; “Bir ok attım, aşure oldu” demiş. Kalabalık alimden bu veciz ifadedeki hikmeti öğrenmek için ağzının içine bakarken; alim artık dayanamayarak padişaha dönmüş ve şöyle demiş: “Hünkarım, Allah aşkına sorar mısın bu eşşoğlueşşeğe nasıl aşure olmuş?”

  

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
6 Yorum