Benelux-Entegrasyon-Hicret

Ebeveyn ile anlaşmada sorunumuz olmadığı halde, çocuklarla biraz sorun oluyor, bu sırada aile araya girerek, Frenk dilinde çocuklara açıklama yapıyor ve onlardan da bize tercüme ediyordu. Hayret ettim! Nasıl olurdu, ebeveyn güzel Türkçe konuşsun da, çocukları ile anlaşırken ya da çocukları, kendi kavimdaşları ile konuşurken sorunlar çıksın ve Frenkçe’den medet umulsun? Biraz üzgün, şaşırmış ve sorar gözlerle baktım aileye. (Çünkü biz, kişinin, üzerinde yaratıldığı kavmin özelliklerini, onlar gayri İslâmi olmadıkça, koruması gerektiğine, hiçbir gerekçeyle nisyana terk etmemesi, hattâ, geliştirmesi gerektiğine inanmaktaydık. Bunun ibadet olduğuna kani idik.)Belçika’da çalışıyorlarmış. Karı-koca sabah işe giderken çocukları da okula gidiyor; aile, ancak akşam yeniden buluşuyormuş. Sormadık “Peki Cumartesi-Pazar’ınız yok mu?” diye. Kim bilir, belki çok sıkıntıdadırlar ve hafta sonu da çalışıyorlardır da, biz, sorup hatırlatarak incitiriz diye… Anlatmaya devam ettiler. Eskiden devlet okullarında Türkçe dersleri varmış ve oldukça yararlı olmaktaymış. Bir süreden beri devlet okullarından Türkçe dersleri kaldırılmış. Eskiden özel okullara gidenlere destek varmış; şimdi o destek de azaltılmış/kaldırılmış. Tüm bunlara gerekçe ‘Önceki uygulamaların entegrasyona engel olması’ imiş. “Peki ne olacak, bu işin sonu nereye varacak?” sorumuzu aile, biraz boynu bükük ve ümitsiz bir eda ile “İnşallah, özel Türk okullarına göndermeye çalışacağız” diyerek cevapladı.Bu sahne beni çok üzdü; ağlamaklı oldum. “Bu ümmetin nedir çektiği Allah’ım!?” dedim, ”Ne zaman bitecek bu savrulma? Ne zaman üzerinde kararlar alınan yığınlar veya -yığın bile değil- darmadağın taneler olmaktan kurtulacağız?”Birkaç yıl önce, şu meş’um 28 Şubat sürecinin en rezil günlerinde, iyice bunalarak bir büyüğümüze “Ağabey ne yapmalı? Acaba Avustralya’ya filân mı gitsek? Bu zulümden iyice ruhlarımız daraldı; dayanamıyorum artık” demiştim. Bunun üzerine büyüğümüz ‘fert fert veya birer ailelik göçlerde iyi bir koloni oluşturulamayacağını; bunun da, ileri kuşaklarda neslimizin dinimizle ve kavmimizle irtibatını kaybetmesine yol açacağını’ anlatarak “gitmemeni tavsiye ederim” demişti. Ve Osmanlı döneminde Avustralya’ya yüz kadar kişilik bir kafilenin gönderildiğini, fakat sonra yok olup gittiklerini örnek olarak vermişti. Biz de kendi okuduklarımızdan bu kabil örnekleri hatırlayarak o örneği doğrulayıp mukabil örnek olarak başka yerlere giden kafilelerden bahsetmiştik. Nitekim gitmedik. Zaten, Allah’a şükür, mücadele meydanını terk eden bir yapımız da yoktu. Ve o sözleri de, iyice düşünme sonucu değil; bir anlık kızgınlık, çaresizlik duygusu ile söylemiştik.Bir-iki gün önce de Danimarka’da çalışan bir aileyle görüştük. Aynı hadiseleri onlar da doğruladı. Ancak bu görüşmede acayip bir durum oldu: Aile benim kendilerine acımama razı olmadı, itiraz etti ve “Doktor bey esas biz size, bu ülkemizde yaşayanlara acıyoruz. Bizim orada, gayretli insanlar dişinden kesip özel okula gönderiyor, dil-din eğitimini temin ediyor. Kaldı ki, resmî okula da gitse, resmi bir işte de çalışsa, kimse başörtüsüne karışmıyor. Sizin durumunuz daha acınası; kendi yurdumuzda, milletimizin bin yıldır yaşadığı gibi yaşayamıyor, olduğu gibi olamıyor, giydiği gibi giyemiyorsunuz” dedi. Doğruydu, hem de pek doğruydu. Sustum kaldım. Sonra toparlanıp kolonileşmeleri gerektiğini; dağılmaya karşı, yeni kuşakları elden kaçırmaya karşı tedbirler almaları gerektiğini söyledim. Dualaşarak ayrıldık.Düşündüm de: Geri dönüp haklarını elde etme maksadı taşımadan yapılacak yer değiştirmeler, sadece göçtür; hicret değil! ‘Hicret’te göç anlamından öte bir anlam var. Bundan bazı sonuçlar çıkarmak lâzım: Bir yerde, İslam’ın yaşanmasının önünde engel var diye, birileri daralıp, ülkelerini terk ediyorlarsa, mutlaka, en kısa zamanda dönmek, dönüp haklarını geri almak için gitmelidir, bir. İkincisi, bu amaç için şartları müsait en yakın, olabildiğince yakın, ülkeler seçilmelidir, ki; ülkelerinin seyrini her daim takip edebilsinler ve dinamik girişimlerde bulunabilsinler. Üçüncüsü, hiçbir zaman ümit kesmemeli, yılmamalı, atalete düşüp gayreti bırakmamalıdır.Göçmeyeceğiz, yerimizdeyiz! Entegrasyondan anladıkları, kendimiz olmayı terk edip, onların inanışlarıyla duyuş ve düşünüşleri ile donanmamız ise -ki, biz biliyoruz öyle- entegre olmayacağız. Ne judeokristian batı medeniyetine; ne, ne idüğü belirsiz resmi ideolojiye eklemleneceğiz. Hicretin şartları da oluşmadı, o kadar zorlanmadık; bilâkis, karşımızdakiler bizim sabrımız karşısında zorlanıyorlar, daha da zorlanacaklar. Ökçelerimiz üzerinde sağlam durup, haklı taleplerimizi kesintisiz talep etmeye, edep ve hukuk içinde bunu aralıksız yapmaya devam edeceğiz. Onlar oradan, biz buradan zincirleri kıracağız; insanca ve İslâmca bir hayata kapı aralayacağız inşallah!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.