Esat Çoğal
80 Model Araba Değişti, Peki Anayasa?
Bugün 12 Eylül…
12 Eylül 1980’in üzerinden tam 46 yıl geçti.
46 yıl… Bir insan 46 yılda kaç kez ev değiştirir, araba değiştirir, iş değiştirir, hayatının yönünü yeniden belirler? Bir şehir 46 yılda baştan aşağı yenilenir. Şirketler kendilerini defalarca yeniden yapılandırır. Teknoloji ise insan hayatını bambaşka bir noktaya taşır.
Ama biz hâlâ, 12 Eylül darbesinin ardından hazırlanan ve 1982’de yürürlüğe giren bir Anayasa ile yolumuza devam ediyoruz.
İşte benim asıl sorum burada başlıyor:
46 yıl önce hazırlanmış bir Anayasa, 2026 Türkiye’sinin ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebilir?
Bir düşünün…
1980 yılında bir otomobil aldınız. Bugün hâlâ o otomobile biniyor olsaydınız, muhtemelen “Bu araç artık ihtiyaçlarımı karşılamıyor.” derdiniz. Çünkü teknoloji ilerledi, yollar farklılaştı, güvenlik anlayışı gelişti, hayatın temposu değişti.
Evinizi yenilediniz, telefonunuzu değiştirdiniz, bilgisayarınızı yenilediniz. Çocuklarınız büyüdü, çalışma hayatı farklılaştı, ekonomi başka bir yapıya büründü. Bugün yapay zekâyı, sosyal medyayı, dijital ticareti, siber suçları, kişisel verileri, uzaktan çalışmayı ve dijital ekonomiyi konuşuyoruz.
Peki bütün bunlar olurken hukuk düzeninin toplumun ihtiyaçlarına cevap verme biçimi neden aynı kalmak zorunda olsun?
Elbette Anayasa sıradan bir kanun değildir. Elbette Cumhuriyetimizin temel nitelikleri ve devletimizin temel unsurları korunmalıdır. Anayasa’nın 1. maddesi Cumhuriyet yönetimini, 2. maddesi Cumhuriyetin niteliklerini, 3. maddesi ise devletin bütünlüğünü, resmî dilini, bayrağını, millî marşını ve başkentini düzenler. 4. madde de bu üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlar.
Burada tartışmamız gereken, Cumhuriyetimizin temel değerlerini ortadan kaldırmak değil; toplumun ihtiyaçlarına cevap veren, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü daha güçlü güvence altına alan bir hukuk düzenini nasıl kuracağımızdır.
Çünkü Anayasa, Kur’an-ı Kerim’deki bir ayet değildir. İnsanlar tarafından hazırlanmış bir hukuk metnidir. Kanunlar da insanlar tarafından yapılır. Dolayısıyla çağın şartları, teknolojisi, ekonomik yapısı ve toplumsal ihtiyaçları karşısında hukuk da milletin iradesiyle yeniden ele alınabilir.
12 Eylül’ü yalnızca bir Anayasa tartışması olarak görmek de doğru olmaz. Çünkü 12 Eylül, Türkiye’nin hafızasında ağır bir travmadır.
TBMM kayıtlarına göre darbe sonrasında yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 230 bin kişi yargılandı, 517 kişiye idam cezası verildi ve bunlardan 50’si idam edildi. Bu rakamların her birinin arkasında bir insan, bir aile ve yarım kalmış bir hayat vardı.
Üstelik Türkiye’nin darbeler ve askerî müdahalelerle imtihanı 12 Eylül’le sona ermedi. 28 Şubat süreci, 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, demokrasi ve hukuk devletinin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gösterdi.
O hâlde mesele sadece 12 Eylül’ü anmak değildir.
Mesele, Türkiye’nin bir daha darbelerin ve vesayet anlayışının konuşulduğu bir ülke olmamasını sağlayacak güçlü bir demokratik hukuk düzeni kurabilmektir.
Ben yeni bir Anayasa tartışmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu Anayasa bir siyasi partinin, bir kişinin veya herhangi bir grubun Anayasası olmamalıdır.
Milletin Anayasası olmalıdır.
Darbelerin vesayetinden uzak, kuvvetler ayrılığını güçlü kılan, hukukun üstünlüğünü esas alan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını güçlendiren, Meclis’in denetim görevini sağlamlaştıran ve vatandaşın devlet karşısındaki haklarını daha güçlü koruyan sivil bir Anayasa…
Bence Türkiye’nin ihtiyacı budur.
Yeni Anayasa demek geçmişi silmek değildir. Atatürk’ü silmek değildir. Cumhuriyet’i silmek değildir. Milletimizin ortak değerlerinden vazgeçmek hiç değildir.
Tam tersine, Cumhuriyetimizi daha güçlü, demokrasimizi daha sağlam, hukukumuzu daha güvenilir hâle getirerek geleceğe yürümektir.
Bir ülke geçmişine saygı duyabilir ama geçmişinin içinde yaşayamaz.
Bugün 1980 yılında aldığımız arabaya binmiyoruz. O yılların telefonu ile haberleşmiyoruz, o yılların teknolojisiyle çalışmıyoruz. Çünkü hayatın ihtiyaçları başka bir noktaya geldi.
Öyleyse hukuk da hayatın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir.
Asıl korkmamız gereken, Anayasa’yı tartışmak değil; toplumun ihtiyaçları karşısında hukuk düzenini yenilemekten korkmaktır.
Çünkü mesele sadece Anayasa’yı değiştirmek değildir.
Mesele; milletin iradesini, özgürlüğünü, adalet duygusunu ve geleceğini daha güçlü bir hukuk düzeniyle güvence altına almaktır.
12 Eylül’ün bize bıraktığı en büyük derslerden biri de budur:
Devlet güçlü olmalı ama gücünü hukuktan almalı. Millet özgür olmalı ve özgürlüğünü hukukla güvence altına almalı. Anayasa ise millete rağmen değil, millet için yapılmalıdır.
46 yıl önceki Türkiye’nin şartlarıyla bugünün Türkiye’sini yönetmeye çalışmak yerine, bugünün ihtiyaçlarını gözeterek yarının Türkiye’sini inşa etmeliyiz.
80 model araba değişti, evler değişti, şehirler değişti, teknoloji değişti, hayat değişti.
Peki Anayasa?
82 Anayasası’yla 2026 Türkiye’si yönetilir mi?
12 Eylül’ü unutmadan…
Ama 12 Eylül’ün gölgesinde de yaşamadan…
Türkiye artık kendi geleceğinin Anayasası’nı konuşmalıdır.