• BIST 105.324
  • Altın 146,596
  • Dolar 3,4727
  • Euro 4,1687
  • Konya 20 °C
  • Milli Eğitim Bakanı Yılmaz: 20 bin öğretmen atanacak
  • İkinci el otomobile 10 bin kilometre garantisi!
  • Zaman gazetesi davasında tahliye taleplerine ret!
  • Milli Eğitim Bakanı Yılmaz: 20 bin öğretmen atanacak
  • İkinci el otomobile 10 bin kilometre garantisi!
  • Zaman gazetesi davasında tahliye taleplerine ret!

Tekfir meselesi

Murat Kayacan

Bu yazıda bir Müslümanın veya Müslüman kabul edilen bir kimsenin küfre girdiğini iddia etmek anlamındaki tekfirin, faili olan tekfircilerin tavırları konusundaki gerekçelerinin bir kısmını, Yusuf el-Karadavi’nin “Çağdaş Problemlere Fetvalar I” adlı eserini (İlim Yay., İst., 1986) merkeze alarak ortaya koymaya çalışacağız.

Tekfirciler genelde dindar, ihlaslı, namazını kılan, orucunu tutan, gayretli insanlardır. Toplumda karşılaştıkları düşünsel irtidat, sosyal düzensizlik, siyasal istibdat ve ahlaki öçülme karşısında sarsıntı geçirmekte ve toplumun düzeltilmesini istemektedirler. Ne var ki, İslam hukukuna derinlemesine vakıf olmadan hüküm vermek için sadece ihlaslı olmak yeterli olmaz. Aksi taktirde hüküm veren kişi Haricilerin düştüğü hataya düşecektir. Onlar itikat ve ibadete sımsıkı sarılmış kimselerdi. Ancak bütünlükten uzak ve aceleci tavırları “iyi niyetle” yola çıkmış olsalar da onları diğer Müslümanlarla çatışmaya sürükledi. Bu riskten uzak durmak gerekir. Ayrıca, İslam’ın iyi niyeti önemsediği doğrudur ancak insan bazen iyi niyetle yanlış yapabilir. Sözgelimi, Allah’tan sakınacağım diye Allah tarafından kabul görmeyen ruhbanlığa eğilim gösterir, O’nun rızasını ön plana çıkaracağım diye, cenneti “üç beş köşkle üç beş huri”nin bulunduğu mekân diye tanımlayarak tahfif eder. Benzer şekilde tekfirciler de de niyeti iyi, takvaya dikkat eden kişiler olabilir ancak bu onların diğer Müslümanlar hakkındaki iddialarının doğruluğunun gerekçesi kılınmamalıdır.

Tekfir konusundaki yanlışlardan birisi, gruplarla kişileri aynı kefeye koyup değerlendirmektir. “Şöyle bir itikada sahip olanlar kâfirdir.” denir. Ancak söz konusu olan bu gruplardan belli bir kimse ise biraz durup düşünmek, onun durumunu ince eleyip sık dokumak, onunla bir diyaloğa girmek ve ardından bir yargıya varmak gerekir. Firavunun sarayında büyümek her zaman bir Müslümanı “Firavunun adamı” olarak betimlemekte yeterli olmadığı gibi böyle bir iddia ahiret açısından da insanı zor durumda bırakabilir.

İbn Teymiye “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (Nisa, 4: 10) ayeti bağlamında tekfir konusunda aceleci olmamayı tavsiye etmektedir. Ona göre Ehl-i Kıbleden olan birinin cehennemlik olduğuna hükmedilemez. Zira olabilir ki, şartlardan biri gerçekleşmediği için ayetteki tehdidin kapsamına girmez ya da tevbe etmiş olabilir. Belki de kendisine yetim malını yemenin haramlığı bilgisi ulaştırılmamış ya da o emri anlayamamıştır. Ya da günahlarını silecek başka sevapları vardır.

Tekfir oldukça tehlikeli sonuçlara götürebilir. Sözgelimi kâfir olduğuna hükmedilen kimsenin cenaze namazı da kılınmaz, yıkanmaz, üzerine namaz kılınmaz, Müslüman mezarlığına gömülmez ve malına mirasçı olunmaz. El oğluna belki, “Çok da umrumdaydı!” denebilir ancak aynı net tavır aile bireylerine de gösterilmiyorsa bu  tavır adil olmadığı gibi, gösterildiğinde de ortaya pek de ıslahatçı bir tavır konmuş olmaz. İnsanları dinin dışına itmektense, imkân varsa kâfir olduğu düşünülen muhataba “Müslüman değilsin!” dememek tercihe şayandır.

Peki, Müslümanım diyen Müslüman kanı dökmüş olsa da mı ona kâfir denilmeyecek? Birçok âyet ve hadiste yalnızca küfür/şirk istisna edilerek geri kalan bütün günahların tövbe ile ortadan kalkacağı, silineceği ifade edildiği dikkate alınırsa “mümini kasten öldürenin ebedi cehennemde kalacağına” (Nisa, 4: 93) dair ayeti "tövbe etmediği takdirde" veya "cezalandırılmadığı takdirde" vs. anlayarak diğer ayetlerle bütünleştirmek daha uygun görünmektedir. Zaten sahabiler birbirleriyle savaşmışlar ama bu nedenle birbirlerini tekfir etmemişlerdir. Hz. Ali Cemel ve Sıffin olaylarında kendisine karşı savaşanları kâfirler değil âsiler şeklinde tanımlamıştır.

Diğer bir noktada tüm küfür eylemlerinin insanı dinden çıkma anlamında kâfir olarak işlendiği konusundaki yanılgıdır. Halbuki nankörlük anlamındaki küfür nimetlere karşı tavırla alakalıdır ve imanın değil şükrün karşıtı olup (İnsan, 76: 3) dinden çıkmayı işaret etmez.

Tekfir eğiliminde olanların –ölçüsüz davranışları bir yana- vahiyle destekli iyi niyetli girişimlerini takdir etmeli, yanlış söylemlerini bir kenara koymalı ve onları toplumu çökertmek isteyen yıkıp harabeye çevirmeye çalışan canavarlar olarak tasvir etmemeliyiz.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim