• BIST 108.489
  • Altın 152,547
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Konya 12 °C
  • Erdoğan: Nerede bize yönelik taciz varsa ansızın vurabiliriz
  • Destici, yeniden BBP Genel Başkanlığına seçildi
  • Tarih Yazan Lider: Aliya İzetbegoviç
  • Erdoğan: Nerede bize yönelik taciz varsa ansızın vurabiliriz
  • Destici, yeniden BBP Genel Başkanlığına seçildi
  • Tarih Yazan Lider: Aliya İzetbegoviç

Hz. Muhammed Sempozyumu (1)

Murat Kayacan

13-15 Nisan 2007 tarihleri arasında Çınar Derneği yine güzel bir çalışmaya imza attı ve “Hz. Muhammed” adlı bir bilgi şölenine öncülük etti. Başta Mustafa Demirel Bey ve Selçuk İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcısı Ahmet Yaman Bey olmak üzere tüm emeği geçenlere teşekkür ediyor ve öğrendiğim ve orijinal bulduğum bilgileri sizinle de paylaşmak istiyorum.

Cumartesi gününün ilk tebliği sunan konuşmacısı Adnan Demircan Bey idi. Demircan, Hicaz’ın Arabistan’ın Kızıldeniz’e yakın olan yani İslâm’ın doğup büyüdüğü kısım olduğunu söyledi ve Arapları köken olarak ikiye ayırdı:

a) Arab-ı bâide: Bunlar tarihte yaşamış (Ad, Semud vb.) ama günümüzde kabile olarak varlıklarını koruyamamış topluluklar.

b) Arab-ı Aribe: Yemen’deki Kâhtaniler ve Arab-ı Müstaribe: Kuzey’deki Adnaniler.

Bu ayrım son derece önemli. Çünkü risaletin gelişiyle birlikte Kuzey-Güney Arapları arasında bir çekişme başlıyor. Demek ki son birkaç asırda belirgin olan Kuzey-Güney gerilimi, Hicaz özelinde de olsa tarihin yabancı olduğu bir şey değil.

Peygamber (s) doğduğunda Mekke’de nüfus on bin kadardı. İlk sakinleri Amalikalılar olan Medine ise köyler topluluğu şeklindeydi ve suyu boldu. Bu sayede hurma tarımı yapılabiliyordu. Medine’de bulunan Yahudilerin M.Ö. 5. yüzyılda şehre geldiğini söyleyen tarihçiler olduğu gibi onların kabile isimlerinin Arapça olmasından yola çıkan bazı bilim adamları da onların köken olarak Arap olabileceğini öne sürmektedir. O dönemde Medine’de bulunan iki önemli kabile Evs ve Hazreç ise köken itibarıylaYemenli.

Arap dayanışmacılığı/kabilecilik bölgede tavırlarda oldukça etkili. Hz. Muhammed (s)’in davetine karşı çıkanların bir kısmı Haşimi soyundan birisinin idaresinde bir hayat sürmek istemiyor. Demek ki yöneticinin adil olup olmaması değil, başka kabileden, ırktan veya ulustan olmasının sorun edilmesi; tevhid ve adalet ehlinin sürekli karşısına çıkacak bir problem.

Cahiliye inançlarına gelince Demircan, putperestlerin Allah inancını bir şefaat sistemi olarak görülebileceğini söyledi. Bu bağlamda İbrahim Sarmış’ın Haksöz dergisinin bu ayki sayısında “Şefaat inancı” üzerine yazısının önemli açılımlar getirdiğini ifade etmeden geçmeyelim.

Bölgedeki Lat hariç tutulursa önemli putlar insan şeklinde. Bu bilgi, putperestliğin “geçmişte yaşamış toplumların salaklıkları” şeklinde basite alınamayacağını gösteriyor bize. Zira “insanı kutsama” bakış açısı günümüzde de devam ediyor. Yani kişilere tapınmak insanlığın evrensel sorunu.

Yine Demircan, cahiliye toplumunun; (Kur'an’ın olumlu bir kavram olarak kullandığı)  “haniflik” kavramını putperestlikten uzak duranları “dinsiz” kimseler olarak tanımlamak için kullandığını belirtti.

Çok eşle evliliğe de değinen Demircan, o dönemde poligaminin yüzde 16, günümüzde ise Müslümanlar arasında yüzde 2’lerde olduğunu ifade etti. Bu oran düşüklüğü Türkiye için düşünüldüğünde -yazarımız Bekir Biçer’in ifadesiyle- resmiyete geçmediği için daha yukarılarda olmalı.

 Bu tebliğin müzakerecisi A. Turan Yüksel Bey müzakere ettiği metne önemli açılımlar getirdi. Bunlardan birisi, Kâbe’yi çıplak tavaf edenlerin yaptıklarıyla o dönemdeki fuhuş sektörü arasındaki ilgiye dikkat çekmesiydi. Yüksel, cahiliye döneminde kadınlar için de “çok eşle evlilik” söz konusu olduğunu ileri sürse de Demircan, buna katılmadığını, gayr-ı ahlakî hayat süren kadınların kötü fiillerinin çok erkekle evlilik olarak yorumlanmaması gerektiğini ifade etti.

Yüksel, İslâm’ın cahiliyeden de alabileceği şeyler olduğunu söyledi ki bu, Batı’yı saf “şeytanlık” olarak gören bakış açısının yanlışlığını göstermek açısından önemli bir ayrıntıydı. Çocuklarını çöle gönderip sütannelerine teslim edildiğini bu sayede çocukların çevre kirliliğinden uzak ve gürbüz yetişmelerinin sağlandığını ve fasih Arapça öğrendiklerini söyleyen Yüksel, günümüzde durumun niçin bunun tersine olduğunu, o dönemde çevre kirliliğinin nasıl söz konusu olduğunu izah etmedi. Demircan, çocukların fasih Arapça öğrenmek için çölde yaşayan Arapların yanına gönderilmelerinin o dönemde değil Abbasiler devrinde yapılan bir uygulama olduğunu söyleyerek Yüksel’in bu konudaki tezine katılmadığını ifade etti.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim