'Yangın var' demek faşizmmiş!
Murat Belge 'görünen köy'ü, görülmez kılmaya çalışan Ergenekon münazaracılarını yazdı...
Murat Belge/Taraf
Münazaranın patolojisi
“Darbe Günlüğü” hakkında üretilen “alternatif” hikâyeyi yazmıştım. Bugün (cuma, 11 temmuz), Ahmet Hakan da aynı konuda Onur Öymen’le arasında geçen bir telefon görüşmesini aktarmış. Bu hikâyeyi yazan da Onur Öymen midir, bilemem tabii, ama çok önemli değil. Önemli olan, hikâyenin yazılması; yazılınca, Onur Öymen gibi biri, buna dört ele sarılacak elbette.
Bugün üstünde durmak istediğim nokta, Ergenekon çevresinde saf tutanların uğradıkları –uğramak zorunda oldukları- “zihnî tereddi”. Bunun nedenleri...
Bir atasözünden yola çıkalım. Varolan durum bir yandan alabildiğine karmaşık ve karışık; ama bir yandan da, birtakım atasözleriyle özetlenebilecek kadar yalın, işin temeline inince. Aklıma gelen örnek, “Görünen köy kılavuz istemez” sözü.
Şu anda Türkiye’de “görünen köy”, öncesine şimdilik girmeyelim, en azından 1960’ın 27 Mayıs darbesinden beri zaten görünmekte ola “genel manzara”. Pek yabancısı olduğumuz bir şey değil. Ama tabii 1990’lardan bu yana o da kendini yeni koşullara uydurmuş, şimdi bütün maskeleri, süsleri, makyajı çıkmış durumda. Gene de, tanıyan için, kim ve ne olduğunu tespit etmek kolay.
Onun için de, atasözünde olduğu gibi, kılavuz gerektirmiyor. Ama şimdi yeni, özel bir durum, bir ihtiyaçla karşı karşıyayız. Şanlı medyamızın bir bölümü için, “görünen köy”ün görünmez hale gelmesi gerekiyor. Bakın, bu da hiç kolay değil. Görüneni görünmez hale getiren bir “kılavuzluk”, özel beceriler gerektiriyor, özel bir “disinformation” teknolojisini seferber etmeyi gerektiriyor.
Bunu doğrusu başarıyla yapıyorlar. Teknolojinin birinci koşulu, “görünen” dediğimiz şeyi her ayrıntıdan yararlanarak “görüldüğü şüpheli” hale getirmek.
Şöyle bir cümle kurdunuz: “Dün sabah on sularında Taksim’e giderken Sıraserviler’de yangın gördüm.”
Biri diyor: “Dün olduğundan emin misin? Hani derler ya, ‘Dün dündür, bugün bugün’, sen de yanılmış olmayasın.”
Öbürü haykırıyor, “Hayır, senin amca oğluna rastladım, dün hiç evden çıkmadığını söyledi.”
Biri, “niye ‘on suları’ diye ‘muğlak’ bir ifade kullanmış, belli ki bir kaçamağı var,” diye yazıyor. Biri “yangın” teknik tanımını yapmaya çalışıyor, öbürü “görme” fiilinin ne gibi anlamlara geleceğinin felsefî araştırmasına girmiş, Berkeley’e göre böyle bir şeyin zaten mümkün olmadığını anlatıyor. Beriki, o saatte oradan geçmeye yasal bir hakkın olmadığını söyleyip derhal mahkemeye sevkini istiyor. Birileri, oradaki dükkâncıları filan tanık gösterip senin oradan geçerken görülmediğini kanıtlamaya çalışıyor. Sonra hep birlikte “koro” (“Günlük”te geçen şifreli kelimelerden) halinde çığırıyorlar: “Sıraserviler’de yangın olmadı.” Sıra geliyor sana kimlerin Sıraserviler’de yangın gördüğünü söylettiğine, bunun için kaç para aldığına. Böyle bir yangının olduğunu iddia etmek zaten devletin yüksek çıkarlarına halel getiriyor. Ve zaten “yangın var” demek, hele bunu yüksek sesle bağırmak, paniğe yol açmak olduğu gibi, aynı zamanda faşizmdir, McCarthy’ciliktir. Sen bunu iddia ederek, “yangın olmadı, duyulmadı” diyenleri baskı altına almaya çalışıyorsun.
İyi, hoş, efendiler. Münazara yetenekleriniz “her türlü takdirin üstünde”. Gelgelelim, ortada “görünen” bir “köy” var. Bütün bu “kılavuzluk”, bu şamata, onu “görünmez” kılmıyor. Şüphesiz bu toplumda öyle köyleri (ve daha neler neleri) görmemeye kararlı bir yığın insan yaşıyor. Sizin şamatanız onlara bir miktar yakıt sağlıyor, ama yalnızca bir miktar. Bir süre sonra şu şimdiki sis iyice dağılacak ve bu sefer “mızrak çuvala sığmaz” atasözüne geleceğiz.
Siz “köy”ü karartmaya çalıştıkça, argümanlarınız “abuk”laşıyor. Ama zaten genel ideolojiniz de abuk. Buna da yarın gelelim.