TÜRKİYE DİNDARLAŞMIYOR
Bir yandan, kendisini "oldukça dindar" "dindar" ve "çok dindar" olarak ifade edenlerin toplam sayısında 1999'a oranla büyük bir artış; öte yandan ise şeriat devleti isteyenlerin sayısında büyük oranda düşüş...
TESEV Raporu'nun birçok çevrede kafa karışıklığına neden olduğu görülüyor. Bazı yorumcular raporun farklı sonuçları arasında ciddi çelişkiler bulunduğunu ileri sürerken, aynı raporun birbirinden çok farklı okumalara konu olduğunu da görüyoruz.
Çarşamba gecesi Nazlı Ilıcak'ın Sözün Özü programını izleyenler, orada aynı verilerden hareketle nasıl birbirinden tamamen farklı iki Türkiye tabloları çizildiğini görmüşlerdir.
Programı izleme olanağı bulamayanlar için, o programda ortaya koyduğum yorumu sizlerle de paylaşmak istiyorum. İsterseniz önce, araştırmanın "flaş" haber olan iki sonucunu bir arada ele alıp değerlendirelim: Bir yandan, kendisini "oldukça dindar" "dindar" ve "çok dindar" olarak ifade edenlerin toplam sayısında 1999'a oranla büyük bir artış; öte yandan ise şeriat devleti isteyenlerin sayısında büyük oranda düşüş...
Birinci sonuç, büyük bir kesim tarafından "Türkiye AK Parti iktidarında daha dindar bir ülke olmuş" şeklinde yorumlanıyor. Bence değil. Bana kalırsa görülen artış, 1999'daki araştırmanın yapıldığı siyasi koşullardan kaynaklanıyor. 28 Şubat'ın ağır baskılarının devam ettiği 1999'da, dindarların "iç düşman" ilan edildiği koşullarda, insanların kapılarına gelen anketöre "dindarım" ya da "kendimi birincil olarak müslüman kimliğimle tanımlıyorum" demekten çekinmesinden daha doğal ne var?
Bana kalırsa Türkiye'nin dindarlık dozunda bir değişiklik yok. 1999'da halkın ne kadarı dindarsa, şimdi de herhalde o kadarı dindar. Sadece 1999'da bunu söylemeye korkuyordu, şimdi korkmuyor. Bu da dindar kimliği daha "görünür" kılıyor.
İkinci sonuç, yani şeriat devleti isteyenlerin sayısındaki düşüş ise, demokrasinin temel tezinin parlak bir doğrulanışından başka birşey değil. Nedir bu temel tez: Baskıların kalkmasının aşırı uçları törpüleyeceği tezi... Bugün 28 Şubat günlerine göre çok daha daha az sayıda insan şeriat devleti istiyor. Çünkü AK Parti'nin seçime girip iktidar olabilmesi, eskiden dindar bir yaşam sürdürebilmek için şeriat devleti altında yaşamaktan başka çare olmadığını sanan birçok insanda yeni bir umut yaratmış: Demokratik bir sistem işlerse, kendi duyarlılıklarına sahip çıkan bir partinin de iktidar olabileceğini; yani şeriatın "tek yol" olmadığını görüyor. Ben kalıbımı basarım ki, eğer 3 Kasım seçimlerinde allem kallem edilip AK Parti'nin önü kesilseydi; Tayyip Erdoğan'ın partisinin başına geçmesine ve başbakan olmasına izin verilmeseydi, bugün bu ankette şeriat devleti isteyenlerin sayısında artış görecektik.
Peki başını örtenlerin sayısındaki azalmayı bu tablonun neresine koyacağız?
Ben bunu, halkımızın eğitime verdiği öneme ve pragmatizmine bağlıyorum. Daha başka etkenler de rol oynamıştır mutlaka ama öyle görünüyor ki temel etken hâlâ süren türban yasağı... Dindar kesim, kısa vadede türban yasağının kaldırılmasından umudunu kesmiş olmalı ki, içlerinden bir kısmı, okul mu- başörtüsü mü ikilemine sıkıştırıldığında vazgeçtiği şey başörtüsü olmuş.
Bence Türkiye'deki başörtülü sayısının kendi seyrine bırakıldığında ne yöne doğru evrileceğini anlayabilmemiz için, türban yasağının kaldırılışına kadar beklememiz gerekecek. Ancak o zaman, yapılan araştırmalar trendin yönünü; Türkiye'nin "başı açık" bir ülke olmaya doğru mu, yoksa "Tesettürlü bir Türkiye"ye doğru mu gittiğini ortaya koyacak.
Tıpkı, geniş muhafazakar kitlelerin ne kadar dindar olduklarını ancak şimdi, korkularından kurtulduktan sonra söyleyebilmeleri gibi, kadınlar da başlarını örtmek isteyip istemediklerini ancak o alanda seçme özgürlüğü sağlandığında sağlıklı biçimde ortaya koyabilecekler.
* * *
Araştırma, dine, laikliğe, demokrasiye, asker müdahalesine, başkalarının hak ve özgürlüklerine bakış açısından toplumun aşağı yukarı yüzde 30-yüzde 60 oranında ayrışmış olduğunu ortaya koyuyor.
Raporun belki de tek olumsuz sonucu, yüzde 60'ı oluşturan muhafazakar kesimin, demokratlık noktasındaki zaafı... Sıra başkalarının hakkına, farklı olanla bir arada yaşamaya, farklı yaşam biçimlerine tolerans göstermeye geldiğinde deyim yerindeyse "sınıfta kalması"...
Bu olumsuz durumun kısa vadede düzelmesini beklemek hayal olur. Ama, kendi üzerlerindeki baskının kalkmasının; inanç ve ibadet özgürlüğünün derinleşmesinin, kısacası daha özgür bir Türkiye'de yaşamanın, o kesim üzerinde de olumlu etki yapacağını ve şu andaki "sadece kendine Müslüman" tutumun bu koşullarda daha hızlı değişeceğini umabiliriz.
* * *
Araştırmanın halkın AK Parti'ye bakışını ortaya koyan bölümü tek başına ele alınması gereken önemli sonuçlar içeriyor. Onu da fırsat olursa bir başka yazıda ele almaya çalışacağım. Gülay Göktürk-Bugün