Türk Dış Siyaseti Gerçekçi Değil Mi..?

Türk Dış Siyaseti Gerçekçi Değil Mi..?

Sıfır Sorun Politikası İflas Mı Etti… ?Dış Politikada Türkiye “Şaşkın” Mı..?

 

Türk Dış Siyaseti Gerçekçi Değil Mi..?

Sıfır Sorun Politikası İflas Mı Etti… ?

Dış Politikada Türkiye “Şaşkın” Mı..?

 

Türkiye'nin sürdürülemez Ortadoğu siyaseti: İsrail ve diğerleri

Ramzy Baroud, Türkiye'nin dış politikasını yorumlarken, "şaşkın" ifadesini kullanıyor. Baroud'un makalesini ilginize sunuyoruz.

“Şaşkın” Türkiye’nin Ortadoğu ve özellikle İsrail politikasını tarif etmek için uygun bir kelime olacaktır. Bu şaşkınlığın sebebi ise -Libya savaşı ve Suriye’deki dehşet verici şiddet haricinde- Türkiye’nin kendi hatalarıdır.

dis4.jpg

Türk hükümetinin İsrail politikasındaki tutarsızlığı, evvelce başka siyasi konularda gösterdiği çelişkili tutumlara ayna tutmaktadır. Bir zamanlar Türkiye’nin birincil dış politika öncelikleri arasında Arap ve Müslüman ülkeleri ile temas kurmak vardı. Daha sonra ise belki ekonomik gerekçelerle, belki de kendi toplumundaki kültürel değişimin bir neticesi olarak Ankara’nın siyasi merkezini yeniden konumlandırdığı bir paradigma değişimini konuşmaya başladık. Batı-Doğu tartışması AKP politikacıları tarafından başarılı bir şekilde çözüme kavuşturulmuş gibiydi.

Başbakan ve dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu mucizevi bir şekilde Türkiye’nin tarihi konumundan ayrı, çatışmasız bir yaklaşım benimsemiş görünüyorlardı. Sıfır sorun politikası Türkiye’nin kendisini iki dünya arasında köprü olarak markalaştırmasına yol açtı. Ülkenin ekonomik büyümesi ve farklı jeopolitik sahalara nazaran stratejik önemi -Erdoğan’ın benzeri görülmedik şekilde İsrail'i karşısına alması da dahil cesur siyasi manevralara Amerika ve Avrupalı müttefikleri tarafından verilecek cezalardan sıyrılmasına izin verdi.

Esasen Türkiye’nin İslam ülkelerinde artan nüfuzu ile İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki şiddet içerikli davranışları ve Suriye ile İran’a karşı çıkması arasında bir ilişki vardı. Türkiye’nin siyasi köklerine dönüşü şüphe götürmezdi, ancak ilginç şekilde güçlü bir Amerikan cevabı ile karşılaşmadı. Washington basitçe Ankara’yı yalnızlaştıramadı ve Ankara kurnazca güç ve nüfuzunu artırmaya devam etti. Hatta İsrailli yetkililerin tuhaf Türk karşıtı beyanatları bile dış politikadan çok anlamsız ağız kalabalığı gibi gözüktü.

dis2.jpg

Siyasi kibir ve Amerikan finansmanlı askeri güç İsrail’in bölgede nüfuzunu sürdürmesini sağlayan iki unsurdur. Bunlardan birincisi Ocak 2010’da İsrail dışişleri bakan yardımcısı Danny Ayalon Türkiye büyükelçisi Ahmet Oğuz Çelikkol’u alçak sandalyeye oturtup gazetecilere hakareti not etmeleri talimatı verdiğinde çocukça uygulanmıştı. İkincisi ise Mayıs 2010’da İsrail komandoları Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine baskın düzenleyip 8 Türkü ve bir Türk-Amerikanı soğukkanlılıkla öldürdüklerinde geldi.

İsrailli gazeteci Uri Avnery  İsrail’in, eskiden hayati müttefiklerinden olan Türkiye’ye karşı politikasını “gerizekalılık” olarak tanımlıyor. Ancak bunun gerizekalılıkla bir alakası yoktu ve Türkiye de bunu iyi biliyordu. İsrail Türklere güçlü bir “siyasi ve stratejik manevralarınız burada işe yaramaz” mesajı vermek ve Erdoğan’ın ihtiraslı politikaları karşısında üstün taraf olacağını göstermek istemişti. Asıl gerizekalılık, İsrail’in böyle bir davranışın Türkiye’nin siyasi dönüşümünü hızlandıracağını hesaplayamamasıdır. Amerika’nın Ortadoğu’daki rakipsiz nüfuzunu kaybediyor olması da Türkiye’nin sağlam bağlara ve uzak görüşlü vizyona sahip bir ülke olarak aniden yükselmesine katkıda bulundu. Erdoğan hızla ön plana çıktı. İsrail’in provokasyonlarına ve aslında bir savaş ilanına denk olan müdahalesine cevabı sert söylemler ve ölçülü tedbirler şeklinde geldi. İsrail’le herhangi bir yakınlaşmayı işlediği suçtan ötürü net bir özür dilemesi, ölenlerin ve mağdurların ailelerine tazminat ödemesi ve Gazze ablukasını kaldırması şartlarına bağladı. Son şart Türkiye’nin yeni siyasi önceliklerini gözler önüne sermişti.

dis3.jpg

İsrail’in özür dileyip dilememesi Türkiye’nin bölgedeki yükselişi için önemli değildi. İsrail Başbakanı Netanyahu gözden düşmekteydi, hatta Washington’daki müttefiklerinin gözünden bile. Ve İsrail lobisinin etkisi altındaki Washington’dan farklı olarak Ankara bağımsız bir dış politikaya sahipti.

AKP Haziran 2011 seçimlerinde zafer kazandığında Arap Baharı henüz ilk safhalarındaydı. Sonrasında diktatörler ve Batılı destekçileri tarafından kullanılan ülkelerdeki popüler hareketlerin yükselişine ümit bağlandı. İktidar partisi yalnızca Türkiye’nin Ortadoğu’daki eski siyasi yapının bir parçasını almış olduğunu gözardı etmedi, ayrıca BM Güvenlik Konseyi 1973 nolu önergesini kasden yanlış yorumlayarak Libya’ya korkunç bir savaş başlatan NATO’nun da önemli bir üyesi olduğunu unuttu. Evet Türkiye önce savaş seçeneğine direndi ancak fikrini çabuk değiştirdi ve nihayetinde savaşın sonucunu tanıdı ve destekledi. Bu savaş sayesinde Libya hala karmakarışık.

Erdoğan’ın Haziran 2011’deki zafer konuşması gerçeğin, gelecek ihtimallerinin ve Türkiye’nin bunlardaki rolüyle alakalı yeni bir resim çizme teşebbüsüydü. “Bağdat, Şam, Beyrut, Amman, Kahire, Tunus, Saraybosna, Üsküp, Bakü, Lefkoşa ve Türkiye’de olanları büyük bir heyecanla takip eden bütün dost ve kardeşlerimi sevgiyle selamlıyorum” dedi Erdoğan. “Bugün Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar da Türkiye kadar kazandı”.

Ancak bu “kazanım” kısa ömürlüydü. Değişim sarhoşluğu birçok kör nokta ortaya çıkarmıştı, bunlardan biri de -Suriye’de olduğu gibi- bir gecede çözülemeyen etnik ve mezhepsel çatışmalardı ve 'doğrudan ya da dolaylı askeri müdahale' çatışmanın uzaması sonucunu doğurabilirdi. Esasen Türkiye’nin vizyonunun tökezlediği yer Suriye olmuştu. Bölünmüş ve her fırkası başka başka hedeflerin peşinde koşan bir muhalefetle vahşi bir rejim arasındaki savaşın neticesi hakkında birilerinin ağzının suyunun aktığı açıktı. Birden bire Türkiye’nin bölgesel ve küresel adalet ve ahlak arzuları kaosun kendi içine yayılma korkusu, Suriyeli mülteci sayısındaki dramatik artış ve Suriye’deki güçlü Kürt varlığı ile birlikte daha da belirsiz bir hal aldı.

dis1.jpg

Becerikli Türk politikacıları bile içinde bulundukları durumdan saşkınlıklarını gizleyemediler. İsrail’in yüzlerce Filistinliyi öldüren ve yaralayan Kasım’daki bombardımanına cevaben Erdoğan İsraili terörist devlet olarak tanımladı. “Kendi topraklarında Müslümanlara yapılan ayrımcılığa göz yumanlar şimdi de Gazze’deki masum çocukların öldürülmesine göz yumuyorlar… Bu yüzden söylüyorum ki İsrail terörist bir devlettir”.

Ancak o anda bile Mavi Marmara saldırısı ile alakalı bir özür metni üzerinde görüşmeler devam ediyordu. Bu özür nihayet Mart ayında İsrail'e destek ziyareti yapan Obama’ya haketmediği bir hediye olarak verildi.

“İsrail’in birçok operasyonel hataya işaret eden olay raporunun ışığında Başbakan hayat kaybına veya yaralanmaya yol açan hatalar için özür dilediğini beyan eder ve tazminat/mesuliyetin kaldırılması temelinde bir anlaşmanın tamamlanmasını kabul eder” diyordu Netanyahu’nun özrü. Gazze hakkında bir taahhüde girilmemişti. Erdoğan’ın ofisi cevap verdi: “Erdoğan Netanyahu’ya Türkler ve Yahudiler arasında asırlardır süren dostluk ve işbirliğine değer verdiğini söyledi”. Netanyahu’ya göre “operasyonel hatalara” yönelik özür tamamen iki ülkenin Suriye hakkında askeri istihbarat paylaşımı ile alakalıydı. Türkiye’nin eski dış siyasetine acele dönüşünü dengelemek amacıyla Erdoğan’ın Gazze’ye gideceği rapor ediliyor.

“Daha etkili bir rol üstleneceğiz. Her zaman yaptığımız gibi bölgemizde hak, adalet, hukukun üstünlüğü, özgürlük ve demokrasi için çalışacağız” Erdoğan’ın seçim zaferinden sonra yankı bulan sözleriydi.

Muhtemelen Ankara dengeli bir pozisyonu muhafaza etmeye çalışacaktır. Ancak Erdoğan’ın kendisinin de bildiği gibi adalet ve ahlak meselelerinde orta yol mümkün değildir.

 

Kaynakça; Ramzy Baroud / Foreign Policy Journal

Derleyen; Müjdat GÖKÇE