Sezai Karakoç'un sır yaşamı ilk kez aralanıyor

Sezai Karakoç'un sır yaşamı ilk kez aralanıyor

Büyük şair Sezai Karakoç'un hayatı ve kişiliğinin mahremiyet perdesi "Gölgesi Yoktur Türkiye'de-Sezai Karakoç" adlı kitapla ilk defa bu kadar aralanıyor.

"Kimseyle yan yana bir fotoğrafı yoktur. Kimseyle söyleşi yapmaz. Kitaplarını kimseye imzalamaz. Hiçbir yerden hiçbir şey kabul etmez.

Televizyona çıkmaz. Issızlığından ve yalnızlığından hiçbir zaman yakınmaz. Yalnız olması 'yalnız kalma' anlamında değildir. Yalnızlık, yapısından kaynaklanan onurlu bir tercihtir. Kendi küçük hayatı içinde şiirini sürdürür." Haberi olmadan hakkında yazılan ve Turkuvaz Yayınları tarafından Sıddık Akbayır imzasıyla yayına hazırlanan "Gölgesi Yoktur Türkiye'de - Sezai Karakoç" kitabı hayatı boyunca münzevi, mütevazı yaşamayı ve perde gerisinde kalmayı seçmesine rağmen birkaç kuşağı çok derinlerinden etkilemiş bir şair ve fikir adamı olan Sezai Karakoç'u kısaca bu cümlelerle tasvir ediyor.

Şiirin uç beyi

Birkaç neslin duygu ve düşünce hayatında sıra dışı izler bırakmış olmasına rağmen ortalarda görünmemeyi tercih eden bu adam hakkında kitap yazılması da başlı başına bir mesele olmuş. Hakkında böyle bir kitap hazırlanmasına izin vermeyeceği bilindiği için, ona danışmadan, doğrudan bilgisi dışında yapılmış bu iş. "Monna Rosa", "Balkon", "Hızır'la Kırk saat" gibi şiirleri ya da yıllarca çok farklı bir düşünce ikliminin sesi olan "Diriliş" dergisi denilince ismi bir çırpıda herkesin aklına geliveren bu adam o kadar münzeviliği seçmiş ki kimsecikler onu sokakta görseler tanımazlar. Oysa bazıları için o "Doğunun yedinci çocuğu", bazıları için "İstanbul'dan bütün bir İslam alemine dağılan gizemli bir rüzgâr", bazıları içinse "biraz Dicle, biraz Fırat olan, Diriliş denizine akan, bir yeraltı akarsuyu"...

 Tüm bunlarla beraber biyografının tasviriyle "İlk bakışta 80 yaşında hayatın sıkıntısı altında ezilmiş gibi duran ve eve ekmek götürmekten başka bir derdi olmayan emekli memur sanılabilecek" bu adam kendisini ve imajını görünmez kılarak sadece görüş ve şiirini ortaya attığı için olsa gerek bütün kesimlerin hüsnü kabulünü gören bir isim olmuştur. Yüzü az bilinir ama izi, köklü ve oldukça derinlerdedir.

Özellikle İslami duyarlılığı olan kesimi son 50 yılda duygusal anlamda en fazla etkileyen isimlerin başında gelen Sezai Karakoç, "Gölgesi Yoktur Türkiye'de - Sezai Karakoç" kitabında dört yıkılmışlığın içine doğan bir şair olarak tanıtılıyor. Hayat tarzında insanları bocalatacak büyük değişikliklerin yaşanmasına yol açan eski bir çağın yıkılışı, uzun ömürlü devlet-i aliyye'nin yıkılışı, ardından geleneksel hayatın ve toplumun yıkılışı, son olarak da aile toprakları olan Ergani'nin yıkılışı... Bu yıkılışların şekillendireceği bir hayata gözlerini açar Karakoç. Çocukluğunda Ergani'den Piran'a kamyonla göç ederken gördüğü ve hayatı boyunca unutmayacağı bir manzara bunlardandır mesela. Meşeliklerin arasında başlarında mahalli bir başlık taşıyan iki çocuğu jandarmanın yakalayıp, Şapka Kanunu'na muhalefet sebebiyle elindeki bıçakla başlıklarını kesmesine ve azarlayarak kovmasına şahit olur. İnsanların kendi dokudukları ve bin yıldır giydikleri bir başlığın bile nasıl bir tehdit haline getirildiği gibi sayısız olaya şahit olur bu yıkılışlar döneminde. Yine Zülküfl Peygamber'in makamı olarak bilinen bir mahallin İsmet Paşa'nın emriyle yıkılışına şahit olur daha dört yaşında bir çocukken. Aslında çokları gibi kendisini direnişçi olmaya sevk edecek sayısız örnek görmesine rağmen yine de dirilişçi olmayı tercih eder. Milli Şef döneminin yokluk günlerinde kış geceleri evden eve dolaşan Gazavatname, Siyer-i nebi, Muhammediye, Ahmediye, Battal Gazi gibi kitapları babası ahenkle okurken, o da aile fertleriyle dinler. Dört yaşında okumayı okul kitaplarından kendi kendine öğrenir. Namık Kemal'in kitaplarını okur. Okulun dışında eğitim öğretim yasaktır. Gizli gizli okutan hocalara da yanlış öğretme ihtimalinden dolayı, babası itibar etmediği için evdeki kitaplardan eski yazıyı kendi kendine öğrenir. Zamanla okumak en fazla vakit ayırdığı uğraşı haline gelir. Maraş'ta yatılı okumaya başladıktan sonra pansiyonda kaldığı o günlerde evden götürdüğü kitaplarla Arapça ve Farsça çalışır.

 Necip Fazıl'ın dostu

Daha okul yıllarında Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su ile tanışır. Büyük Doğu'ya sadece okur olmaz, mensup da olur. Bu yüzden kendisine "Sen vatan hainisin. Seni geç anladım" diye hakaret eden okul müdürüne verdiği cevap unutulacak gibi değildir: "Eğer geç anlasaydınız beis yoktu; ancak hiç anlamadığınız anlaşılıyor." Ergani başlıklı sonradan yırtıp atacağı ilk şiirini de bu dönemde bir ortaokul tatilinde yazarak şairliğinin ilk adımlarını atar. İdealleri olan bir genç olarak bir yandan kendini okumaya verir, öte yandan da Büyük Doğu'nun yılmaz bir takipçisi olur.

Daha lise yıllarında hocasıyla yaptığı bir tartışma onun gelecekteki ideallerinin ve yönünün de habercisi gibidir. Hocaları, "Yollar yapılmalı, kalkınma sağlanmalı" derken Karakoç şöyle der: "Hocam, sizin bu teklifiniz meseleyi halletmez. Yol yapacaksınız. Ama bu yollardan kim geçecek? Hangi tip insan? İşte biz onu konuşuyoruz. Önce insan problemini halletmek gerekiyor." Gençlik yıllarını onun arkadaşlarıyla futbol oynarken çizdiği şu portre özetler: "Kalede kitap okuyan, bu yüzden gol yiyen, hatta okumaya daldığı için gol olduğundan bile haberi olmayan kaleci."

Üniversitede siyasal bilgilerde okumaya başlamışken, Necip Fazıl'la bizzat tanır hatta Büyük Doğu dergisinde de bir müddet çalışmaya başlar. Bu ilişki zamanla hem insani hem fikri derin bir dostluğa dönüşür. Necip Fazıl Sezai Karakoç'u çok sever. Ancak çoğu zaman üniversite yıllarında burslarını kırdırtarak öğrenci harçlığından Necip Fazıl'a borç verdiği olur. Bu dönemde sınıf arkadaşlarından biri de Cemal Süreya olur. Birinci sınıfta tanıştıkları Süreya ile ilerleyen yıllarda yakın dost ve sıra arkadaşı olurlar. Zaman zaman Cemal Süreya'nın ondan dizelerini aldığı hatta kullandığı dahi olur. Cemal Süreya'nın yoksullukta bile yakınlık kuracağı bir dostudur. "Benden daha yoksul bir tek Sezai var" der.

 Parti olan dergi: Diriliş

Bir yanda Büyük Doğu dergisi ve şiir, bir yanda Maliye Bakanlığı'nda başladığı müfettişlik işiyle ilgilenirken öte yandan da 1950'li yıllarda, ülkeyi gezdikçe geçmişten kopuşu daha iyi gözlemler ve "Geçmişine bu kadar yabancılaşmış bir ülke yoktur. Bir mucize olup da bu gidişe dur denmezse, tarihe karışmamız mukadderdir" diye düşünür. Bu dönem ünlü şiiri Monna Rosa'yı ve Balkon'u yazdığı dönem de olur. Cemal Süreya, bir yazısında yeni bir şiirin, bir akımın doğduğundan söz eder. Ve buna "Balkon" şiirini örnek gösterir.

1960'lara girilince, ondan sonraki yıllarda bir dergi olmanın çok ötesinde bir hareket ve hatta siyasi partiye de dönüşecek olan Diriliş dergisini çıkarır. 27 Mayıs darbesinin gerçekleşmesiyle dergi ancak iki sayı olarak yayımlanır. Ama o siyasete her zaman uzak kalmayı tercih eder, hatta ileride Diriliş Partisi'ni kurduğu zaman bile... 30 yaşlarına girdiği dönemde üzeredir ruhu iyice hassaslaşır. Her kıpırdanış onda metafizik bir soruna dönüşür. Çimenlere basmaya bile çekinen bir hassasiyete bürünür. İlerleyen yıllarda Diriliş dergisini daha kapsamlı olarak çıkarmaya başlar. Diriliş hareketi zamanla partiye de dönüşecek ve amacı şöyle açıklanacaktır: "Amaç, üç kelimeyle özetlenirse, hakikat, adalet ve fazilettir." Tabii bu dönemde mahkemelerle de daha sıkı fıkı olacaktır.

Bir uygarlığın sözcüsü

Gözde bir şair olsa da, dönemin pek çok önemli şiir ve fikir erbabıyla dostluğu bulunsa da, hatta bir parti kurmuş olsa da ne o zaman ne de daha sonraki dönemlerde görünürde olmayı istemez. Ne televizyonlarda görülür, ne radyoda sesi duyulur, ne de gazetelere, dergilere röportaj verir. Ama görünürde olmayı değil bir uygarlığın sözcüsü olma görevini üstlenir. Sözcüsü olmayı seçtiği bu uygarlık İslam Uygarlığı'dır. İkinci Yeni ile adı anılsa da Ece Ayhan'ın deyişiyle "İkinci Yeni'nin içinde sadece iki hafta kalır". Şiirleriyle, yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan bir uygarlığın yeniden kurulmasına, inanç, düşünce ve estetik dünyasının yeniden canlandırılmasına yönelik bir umudu canlı tutar. Bir yandan da İslam coğrafyasının sorunlarıyla birlikte dünyanın da sorunlarını dert edinen, tüm insanlığa da çağrıda bulunan bir şiirin temsilcisi olur. Sezai Karakoç Türk şiirinin içeriden değiştiği yıllarda bile kendi yaşıtlarından farklı bir çizgi izler, metafizik sorunlara özel bir önem verir, bu eğilimi giderek köklü bir din duygusunda temellenir. Cemal Süreya, Sezai Karakoç'u şöyle tanımlar: "Çok daha yetenekli bir Mehmed Âkif'in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir Necip Fazıl'inkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz."

Ancak bir uygarlığın sözcüsü olarak görülse de o yine de hep yalnız kalır. Hiçbir ortaklığa girmez. Sermayesiz, parasız pulsuz dergi, gazete çıkarır, eserlerini kendi yayınevinden başka bir yerde yayımlamaz ve kimseden bir şey istememeyi ilke edinir. Dışarda ve yukardadır. Daha çok hitap ettiği mukaddesatçı kesim içinde de hep yalnız kalır. Ancak yine de bir nesli etkileme konusunda oldukça etkili olur. Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su kadar, Karakoç'un Diriliş'i de özellikle günümüzde iktidarda olan kesimin yetişmesinde önemli bir görev üstlenir. Esasen onun amacı "Diriliş Nesli"nin yetişmesidir. Yine de, kendisi her ne kadar maneviyatçı kesimle anılsa da şiir estetiğinden yoksun mütedeyyin yazar ve şairler için "Onlar benim okurum bile olamaz" diyebilen Karakoç Türkiye'de sağ görüşlere sahip olup da sol aydınlar dünyasında kendine yer etmiş ilk isim olur.

BÜTÜN ÖDÜLLERİN ÜSTÜNDE

1968 MTTB Milli Hizmet Madalyası, 1970 Sürgündeki Macar Yazarlar Gümüş Madalya Ödülü, 1982 Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü, 1988 Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü, 1991 Dünya Kültür ve Sanat Akademisi Ödülü'ne layık görülür. Ancak, bu ödüllerin hiçbirini kabul etmez. 2006 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün Sezai Karakoç'a verildiği haberi açıklandığında onun için Haydar Ergülen'in yaptığı yorum manidardır: "Sezai bey, bütün ödüllerin üstündedir. Ödülü küçümsemek için söylemiyorum; ama onun ödüle ihtiyacı yoktur. Şair olarak tavrı da en az şiiri kadar önemli ve örnek alınması gereken bir tavırdır. Ödülü kabul etse de etmese de gerçekten Türk şiirine kendisi çok büyük bir ödüldür. Sezai beyin Hem şiiri hem de tavrı bir ödüldür." Karakoç bu ödülü kabul eder ancak yanında verilen para ödülünü geri çevirir.

"Gölgesi Yoktur Türkiye'de - Sezai Karakoç" adlı kitap, hayatının mahremiyet perdesini bir ölçü de olsa aralayarak yılların şair, yazar, düşünür ve yayıncısı Sezai Karakoç'u belki de ilk defa bu kadar ortaya çıkarmayı başarıyor.

"Çok daha yetenekli bir Mehmed Âkif'in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir Necip Fazıl'inkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz."