“Şiiristan” ufuklarında muhibbî, Sultan 3. Mustafa....

Seyit Küçükbezirci

“Şiiristan” ufuklarında muhibbî, Sultan 3. Mustafa, Mevlâna Celâleddin’le…

   “BOŞ VER diyor, “MUHİBBİ”.

   Sonra şiirini söylüyor:

   “Muhibbî, sâdığı yeğdir, kişinin akrabasından

   Padişah olsan da derler ‘Er kişi niyetine’.

   Gerçekten öyle..Sonunda, o “musallâ taşı”nda “Er kişi Niyeti”ne sadâsı ile bitecek işin. Senin de, benim de, O’nun da…”

   Yukarıdaki şiiri Araplarlı Siyid söylemiyor; “Muhibbî” mahlaslı Kanunî Sultan Süleyman söylüyor.

   Kanuni Sultan Süleyman böyle gittikten sonra, “Sen”in, “Ben”im, “O”nun”  esamesi mi okunur, Allah aşkına?

“MAYONU AL SEĞİRT DENİZE; BIRAK BENİM YAKAMI…

   İnsanın “Yeşil”den de bıktığı olur,”al”dan da. “Fındık kabuğu ile aldatılan maymun” mesâbesinde koşturulduğunu anlar. Birden farkına varır; gözleri bağlamış bir dolap beygiri yerine konduğunun…

   Sıkılır, üzülür; emeğin “sağdıç emeği” olduğunu anlar.

   Kurtulmak ister; kurtulmak istediği nereye giderse peşinden gelir. “Muktedirsen insanlıktan idraki kaldır” misalî; eğer “muktedir” sen hafızanı durdur.

   Neyse; kısa keseyim de “Aydın havası” olsun. Sen mayonu al seğirt denize. Beni boşver. İstemem.

ÂZEDE, SERÂZET, SERÂPA; “ŞİİRİNTAN” DA SEYYAL…

   “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyor, Ahmet Haşim. Ben de öyle. Hele Konya bozkırlarının hüznüne âşina olmayanlara; hele şiirle hemhâl olmayanlara.

   Biliyor musunuz, söyledim mi acaba? Ben şiiri sevmeyenleri sevmem. Çocukları sevmeyenleri sevmem. Kedileri, köpekleri, kuşları sevmeyenleri sevmem. Böylelerini gördüm mü Sakyatan’a kadar kaçarım.

   Günlerdir bir cümle, yarım bir cümle dilimde dolanıp duruyor. “KAÇMAK, BIRAKIP”. Bir tiyatro oyununun adıydı bu, galiba…

   “Kaçmak, bırakıp” ruh halini yaşıyorum. “Ham halat” olmadığını sandığım birine anlatacak oldum, bu durumumu. “Psikologa gitmelisin” dedi. Laf. Tuzu kuru olan, tuzu yaş olanın halinden ne anlar. Çok bilmiş hallerde “Hım, hım, hıım” diyecek, dayayacak antidepresanı.

   Sonra aklıma, her derde “maydanoz” bir söz geldi; “Dertler paylaşılırsa azalır”. Paylaşıldıkça azalmaz; deşilir, üstüne tüy dikilir. Hele; “Aramızda kalsın” diye anlatırsanız, ikindiye varmaz, âleme lüllüm olursunuz.

   En sağlamı, en iyisi diye sayıklayıp dururken aklıma “Âzede”,”serâpa”,”serâzat” sözcükleri geldi. Bir “Cin” de fısıltıdadı;”-Âzede, serâp,serâzat siirinstan gitmelisin” diye…

“ŞİİRİSTAN”IN GİZEMİLİ İKLİMİNDE; “SÖZ MÜLKÜ”NDE…

   “Şiiristan”. Yedi rengin, yedi bin nüansı gibi. “Alaimisema” gibi. Gökkuşağı gibi. Nazlar, niyazlar; “üftade”ler gibi. SEYYAL…

   Sultan 3. Mustafa diyor ki: “Başımızda hiç hevâ-yı zülf- i yâr eksik değil

   Pek yüce yerdedir, onun için rüziğâr eksik değil”

             *** 

   Elâzığ’da bir türkü çağırıyorlar:

   “Gül bülbüle âşık mı nedir, zârını bekler

   Pervane dahi yanmak için nârını bekler

   Sevdalı gönül göz yorarak yarını bekler

   Sevdim seveli terk edemem hayr ile şerde

   Bir misl-i melek, zat-ı peri hüsn-ü beşerde”

   Açıklama filân yapmıyorum. Şiir, “şerh” edilmez. Edilirse bal, keçiboynuzuna döner. “Şiiristan”dan nasip alan anlar, hiç değilse sezinler. Modern yaşamla bağdaşmadığı için atılması düşünülen “Osmanlıca –Türkçe sözlük” halâ duruyorsa, lütfen ona bir bakın.

                                       ***

   Asaf Halet Çelebi Şiiristan’ın “gizem sisleri” altındaki ufuklarından sesleniyor:

   “İbrâhim

   İçindeki putları devir

   Elindeki baltayla

   Kırılan putları yerine

   Yenilerini koyan kim

   Güneş buzdan evimi yıktı

   Koca buzlar düştü

   Putların boyunları kırıldı

   İbrâhim

   Ateşi evime sokan kim

   Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri

   Buhtunnasın put yaptı

   Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

   Güzeller bende kaldı

   İbrâhim

   Gönlümü put sanıp da kıran kim”

              ****

   Mevâna Celâleddin “Sevgili”nin gideceğinden emin. Dil dökmelerin, ağlamaların, niyazların faydası olmamış. Kalmayacak kalmasına. Bari hatırlasa.

   “Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,

   Ayrılık atına eğer vurdun inadına

   Ama bizi unutma, hatırla ama.

   Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar

   Yeryüzünde de var, gökyüzünde de var

   Eski dostlar ettiğin yemini, hatırla, unutma

   Sen her gece ay değirmesini

   Başına yastık edince yollarda,

   Dizime yattığın geceleri, hatırla ama.

   Sen ey, Hüsrev’i kendine kul

   Şirin gibi nice güzeli esir eden

   Aşkın ateşiyle tıpkı Ferhat gibi benim

   Ayrılsak dağını delmede olduğumu, hatırla ama.”

DARILMACA OLMAYACAKSA, BİRKAÇ KELÂM EDEYİM…

   Bazıları, belki de siz: “Beş Yıldızlı” bir tatil köyünde, “Her şey dahil” tatildesiniz; ve, Allah’ın her öğünü, döşünüzü, “körüklü  belediye otobüsü” uzunluğunda “açık büfe”ye yaslıyor, yaslıyorsunuz. Ama; “ağır ağır merdivenler çıkıldığında, eteklerde güneş rengi bir yığın yaparak oluştuğunda, semaya ağlayarak bakma vakti geldiğinde”.

   Şiiri sevmezseniz sevmeyin. Makamı, mansıbı; parayı pulu, villayı millayı sevin. Kanuni Sultan Süleyman, yani şair “Muhibbî” “Padişah olsan da derler; Er kişi niyetine” diyor. Hiç duydunuz mu; “Ağa niyetine, paşa niyetine, han sahibi niyetine, villa sahibi niyetine” dendiğini.

   Bari çocuklarınıza; “Şiir okuyacağına cebir çalış” demeyin..Onların bir “su” olduğunu, aka aka yollarını bulacağını unutmayın.

Yorum Yap
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.