Anadolu’nun yeni çağ ihtilaline doğru
Bu hafta soluğu yine Konya’da aldım. Türkiye`nin sayılı bir sanayi üssü olmayı başaran şehirde TUSKON, MÜSİAD ve ASKON gibi sivil toplum kurumları şehri büyük bir maharetle dönüştürüyor, yarına hazırlıyor.
"Girişimci
Bu kez Aktif İşadamları ve Sanayiciler Derneği (AKTİSAD) davet etti. Dernek başkanı Vedat Yöndem`in Boğaziçi Üniversitesi’nden bir hayli üst devrem olduğunu öğrendim. Derneğin üye sayısı ise 300 civarında. TUSKON’un ülke bazındaki 10 bin üyesi içinde oldukça anlamlı bir sayı.
Dernekteki arkadaşlara kalsa konferans sonrasında gece son uçakla beni geri postalayacaklar. Oysa tecrübeyle sabit, bizim konferanslarda gece bitmiyor. Cumartesi olmasına rağmen 200 civarında insan salonu doldurdu. Saat 20.00`de başladık, 23.00`e doğru bitirdiğimizde kimsenin konsantrasyonu kaybolmuş değildi.
Nasip oldu Konya’ya tam da Şeb-i Arus mevsiminde gitmiş oldum. Doyumsuz bir sema ibadetine katıldım. Beyaza bürünmüş semazenler, evren gibi büyük bir ahenk içinde dönüyorlar. Alem hareket üzerine kurulu, durmaya mahal yok. Alem dursa evren kaosa girer. İnsan da dursa kirlenir. Oysa işleyen demir pas tutmaz.
Ecdadımız Asya steplerinden yola çıkıp, üç kıtada altı asır at koşturmuş. Bu öyle "tarihin bir aşamasında tesadüfen" olmuş bir şey değil. Arkasında müthiş risk alma hesabı, lojistik mimarisi, organizasyon kapasitesi ve uzun vadeli stratejiler var. Ve tabii büyük bir felsefe . Hal böyle iken, eğer biz bugün doğduğumuz şehirde meraksızlık ve dertsizlik (misyonsuzluk) içinde gram gram ölüyorsak, bu bizim genetik yapımızdan, sütümüzden, kanımızdan değil. Sorun, medeniyetimizi şoklayıp buzdolabına kaldıran, insanımızı hafıza kaybına uğratan, içimizde yaşayıp halkımızın değerlerine Fransız kalan, "oryantalist " özentili aydın ihanetidir. (Baksanıza bir kısmı göçe başladı bile. Belli ki ait olduğu yere dönüyorlar.)
Peki, "bunu bir daha" yapamaz mıyız? Bu haksız bir soru. Ben, "bunu bir daha yine ve ancak biz yaparız" yargısına iman edenlerdenim. Ancak tarihin bize sunduğu bütün mukayeseli üstünlüklerimizi yanlış bir yorumla omzumuza yük olarak bindirenlerin giydirdiği bu müstemleke gömleğini silkinip atmalıyız. Kendimize korkularla değil, fetihçi ve idareci millet bilinci ve özgüveni içinde umut ve aşkla yön vermeliyiz. Doğrusu insanımızın özgüvenini harekete geçirmek için konferanslarımı olabildiğince "son ibadet" misyonu ile veriyorum.
Artık çağ değişti, soğuk savaş bitti. Asker milletten çıkıp tüccar bir millete dönüşmeliyiz. Devlet kapılarında "öldürmeyen, ancak oldurmayan" memurluk dilenciliğinden kurtulup, ayakları üzerinde duran girişimci olmalıyız. Herhangi bir zaman kesitinde bir istatistik alın bakalım, kaç yüz bin Japon havada uçmakta, arzın bir yerlerine fırsat yakalamak için gitmektedir? Şimdilerde Türkiye de ilk defa bu modaya girmiştir. Merak kamçılanmış, Anadolu insanı kartondan duvarları parçalamıştır.
Konferans akabinde başlayan yağmur Konya’da bütün gece usulca yağdı. Yağmur taneleri havada adeta "Mevlana’ya saygı" adına sema yaparak toprağı öpüyordu. Sabah eve dönerken, havalimanının etrafını ardı sıra çevreleyen küçük tepeciklerin gece düşen karlarla beyaza büründüğünü fark ettim. Belli ki ahenkle sema yapan semazenlere tabiat da eşlik etmekte heveskârdı.
Tabiatla uyumlu olmak esastır. Su akar, insan akar, tarih akar, zaman ebediyete koşar . Konya`nın tarih dolu her köşesinden kulağıma bu ninniler fısıldandı. Uçakta solumda oturan ve heyecanla ABD `deki şirketinden bahseden genç adam, "uçağın inişinden değil, kalkışından hoşlanıyorum" derken gözlerinden ne demek istediğini anlıyordum. Doğrusu, tarihle olan muazzam randevumuzun farkında olduklarını bir kez daha gördüğüm Konyalılardan çok umutluyum.
Zaman