Kar, Tipi, Sille..

Seyit Küçükbezirci

Kar, Tipi, Sille; “Üftadeler Yalın Ayak Yollarda”

 

            “Cemre” havaya, suya düştü; günler önce. Şimdi sıra toprakta. “Üçüncü cemre” de toprağa düştü mü, “bahar” yakın demektir.

            “Üçüncü cemre”yi yaşıyor, Konya bozkırları. “Kepek kar” iki gündür yağıyor. Gökyüzü kurşunînin en amansızıyla kaplı.

            Tipi başladı, öğle sonrası. Caddeden sanki bir kar nehri akıyor; güneye doğru. Konya Ovası’nda tipi başladı mı, bir han, dört duvar, “dulda bir yer”; sığınacaksın hemen. Kürküne, kepeğine sarınacaksın, “poşu”yu başına dolayacaksın, bir gözlerin görünecek. Konya “Ova köyleri”nin köylüleri iyi bilirler şubat ayının tipilerini. Ya dedeleri, ya “emmi”leri kaybolmuştur; yollarda. Bin yıllık tanışıklıkları var; genlerine işlemiştir “step” hakkındaki amansız tecrübe birikimi.

            Kendim bizim evde, gönlüm, aklım “Konya Bozkırları”nda. Geçmiş tipileri yaşıyor ruhum.

            Camdan dışarı bakıyorum, tipi çıkalı beri. Arkamdan seslendi kızım, “Hazır çorba yaptım, ister misin?”.

            “Hazır çorba”. “Hazır çorba”. “Hazır çorba”.          

            Bir “Osmanlı Paşası”. Unuttum, bilmem hangi oyunda; bir dede var; bir “Osmanlı paşası”. Sürekli uyuklar sedirinde. Evin haylaz sıpalarından biri, ansızın televizyonun sesini sonuna kadar açınca, “Dede Paşa” zıplar yerinden; “Nee, Sivastopol’u Ruslar mı bastı? Getirin çizmelerimi”

            Yemek zamanı, “Paşa”nın tabağına “tablet tavuk sulu çorba” korlar. Paşa bas bas bağırır; “Ivır zıvırla kandırıyorsunuz beni. Maymun muyum ben? Paşa Çorbası isterim, Paşa Çorbası”

            “Hazır çorba” İçinde “nepliyim ne” olduğu belli olmayan bir toz. Kıza cevap bile vermedim. O anda, orada olmadığımı bilirler. Bir daha seslenmedi. Ne hazır çorbası; “hire çorbası” ister canım. “Miyanesi” çokça kavrulmuş “hire çorbası”.

“SEFERTASI BEYLİĞİ” NEDEN DAĞLARA DOĞRU

            Ankara Caddesi, Ankara Apartmanı, 7. kat. Kurşuninin en çirkini ile kaplı gökyüzü; dışarıda bir yandan yağan, bir yandan nehir olup akan kar fırtınası. İçimi yırtıyor bir şey; boğazımı sıkıyor görünmez bir mengene.

            Ne “hoşça kalın”, ne “güle güle”. “Ay doğarken uyumam” şiirindeki gibi, tipi sürerken ben “sefertası”nda kalamam. Ne biçim şey bu “daire” dedikleri. Seninmiş; boşversene sen. Tavan biriyle ortak, taban biriyle ortak, sağ duvar biriyle, sol duvar biriyle ortak. Sanki “aslıydık yaylasında bin beş yüz koyun sahibi” gibi.

            Aşağı KİA. Sakalın saçın salkım salkım buz tutması gibi, her yanı tipili kardan salkım saçak. Böyle havalarda, fırtınanın egemenliğini ilân ettiği, canlı cansız her şeye meydan okuduğu, tâbir caizse poyrazın kudurduğu ne istediğimi bilir. Dilsiz dudaksız bir istek, dilsiz dukasız bir “kabul”. Hücreden moleküle.

            Sille’ye doğru dikiliyoruz. Kar karlığını, kış kışlığını gösterecek; can canlığını, demir demirliğini sınayacak.

“AMAN SİLLE, SİLLE, SİLLEEE…”

            Tipi daha hırçınlaştı, kar daha hızlandı. KİA’nın yüzünde kırbaç gibi şaklıyor, poyraz. Sille Yolu’nun üstüne sıralanan çirkin dev anaları gibi, adına “villa” denilen şeylerden canımızı bir viraj kurtarıyor. Sağımızda Sille’nin “Ken taşı” ocaklarının ölüleri. Dört bin yıldır, taş çıkartıp ekmek yemek için karınları oyulmuş tepeler. Bir türküyü söylüyor; dursuz duraksız, “Silleli İbrahim Berberoğlu” Aman Sille, Sille Sille.

            Sağa çekildi, KİA. Solumda kadim Sille Mezarlığı. Zınk diye durdu, parklarını yaktı. Ben de, benim gibi onlarca insan da ödenmez hakları olan “Fatoş Hala” bu mezarlıkta. Sille’nin çilesini çeken kızı Emine Bala ile peş peşe yatar, burada.

            Geldiğim “mâlum olmuştur”. “Sarı Siyid”in Fatihası ulaşmıştır; cümle ölüler de nasibini almıştır.

            Silleli İbrahim Berberoğlu türküsünü sürdürüyor. “Sille’nin orta yeri kahveler”.

            Sağda, beni tanıyan; çocukluğumdan tanıyan bir kahve. Tipinin, “kepek kar”ın ardından ruh gibi, hayal gibi.

“BİR ÇAY. BİR DE ŞEM’İ BABA’YA, BİR DE CENNET’E…”

            Kapıyı açınca, kapı elimden kurtuldu; çaat diye arka duvara vurdu. Bir araba kar, boz bulanık tipiyle doldurdu içeriyi. Ocakçıyla garson aklı çıkmış gibi fırladı. Gözleri hayretten koca koca. Akıllarından geçmiştir; “Deli mi depek mi? Bu havada. Kim ki bu. Ayının ininden çıkmadığı bu havada”

            “Yolcuya sual sorulmaz” adetini unutmamışlar, nasılsa. Bir şey sormadılar. Çocuk gelip dikildi. “Bir çay” dedim; bir de Şem’i Baba’ya, bir Cennet’e. Bir kişiydim, adlarını söyleyerek, yanımdaymışlar gibi iki kişiye daha çay istiyordum. Sormadı; “Tek atlı tekin olmaz”dı.

            Üç çay masada, birini içiyorum; ikisi bekliyor, Şem’i Baba ile Cennet’i.

            Birazdan geldiler; “buymuşlar”, Sille’nin ayazında. “Nelikle geldikleri” belli.

            Şem’i Baba’nın koluna girmiş Cennet. Öylece oturuyorlar.

            Sağolsun Cennet. Türbeönü’nden, Mevlâna’nın sağ yanında, Üçler’e bakan kaldırımda 173 yıldır yatan Şem’i Baba’yı da getirmiş. Ustaları Figâni’nin, Feşâi’nin, Zehrî’nin, Surûri’nin toprağına.

            Ne bilsin ocakçı, ne bilsin garip garson çocuk; Şem’i Baba’nın “ufak tefek Sille taşları”nda gezindiğini, ne bilsin bu toprağı “bir omuzdan bir omuza saçlı” güzellerini. Ne bilsin iki yüz yıldır dilden dile geçen, şiirleşen, türküleşen aşk ve gönül yaralarını. Şem’i Baba’yı, Figani’yi, Feşai’yi, Susuri’yi, İbrahim Berberoğlu’nu. Ne bilsin Nuri Cennet’i dinlememiş olmanın yoksulluğunu.

“ÜFTADELER YALIN AYAK YOLLARDA”

            Kar savruluyor; soba söneli çok oldu; camlar da buz tuttu; ışıklar da üşüyor. Nuri Cennet, Şem’i Baba’dan okuyor. Şem’i Baba’nın kendi kendine söylediği ağıt. Yaşarken kendine yaktığı ağıt.

“Bülbülden bir nida geldi güllere

Sefasın sürmeden uçtu gidiyor

Üftadeler yalın ayak yollara

Ağlayı ağlayı düştü gidiyor.

            Bahar eyyâmından bülbül sesinden

            Çıkarmış perçemin fina fesinden

            Eyvah gönül kuşu can kafesinden

            Pervaz edip edip uçtu gidiyor

Gönüller bâbında beysin, paşasın

Mevlâm ömür versin, binler yaşasın

Gelin ey bi vefa, helâlaşasın

Şem’i ecel câmın içti gidiyor”

            Kar. “Gökyüzünden yağan beyaz ölüm”… Şem’i Baba’nın ölüm şerbetini içtiği haberini alan; yalın ayak yollara düşen “ÜFTADELER”…

            Karla tipiyle karışık, amansız bir kış gecesinde, bir “zaman tüneli” Sille cevelânı. Aşık Şem’i Baba’nın söz saltanatını, Nuri Cennet’in ses saltanatını ilân ettiği düşsel bir karlı gece. “The End”. Işıkları açabilirsiniz.

“BİR ÇİTLEM” SÖZÜM VAR, MERAKLISINA

            Yalnız, sadece size ait zamanlarınız var mı? Bilemiyorum. Varsa, kimselere sezdirmeden düşsel geziler çıkın.

            Benim tanıdığım Konya türkülerinin en büyük solistlerinden biri Nuri Cennet. Türkü söylemeyi bırakalı nice yıl oldu. Ama “bir deve keserseniz”; yani yalvar yakar olursanız, size Aşık Şem’i Baba’dan “Bir Konya Destanı” okur. Görürsünüz okumak neymiş, ses neymiş.

            Aşık Şem’i Baba’ya gelince. Bilmiyorsanız, size, uzun uzun dil dökecek değilim. Girin internete, açın ansiklopedileri, arayın Rampalı’dan divanını. Bilmemekten doğan zararınız büyük. Zararın neresinden dönerseniz kârdır.     

Yorum Yap
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.