İman ve güvenlik

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Arapçada mü’min kelimesi, her türlü korkunun gitmesi ve nefsin huzur bulması anlamına gelen emn kökünden türemiştir. Bilindiği gibi, yüce Allah’ın en güzel isimlerinden birisi de “el-Mü’min” olup; tasdik eden, emin kılan ve güven veren anlamına gelir.  Hiç kuşkusuz kullarından her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran, isteyenlere iman ve korku içinde olanlara emniyet veren ancak Yüce Allah’tır. O’na inanan ve O’na güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. İşte Allah’tan gelen ilahi öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye de  ‘mü’min’ denilir. Bu bağlamda mü’min de, Allah’a güven vermelidir.  Aynı zamanda mü’minlik sıfatıyla özdeş olan kimse, kendini ontolojik anlamda güvende hissettiği gibi, aynı şekilde hemcinslerine, tabiat ve bütün bir varlık alanına kendisinden güvende olduğunu hissettirir. 

Kur’an’da; Allah, açlık ve güven kavramları arasında çok yakın bir irtibat kurulur. Açlık ve güven birbirine zıt iki kavramdır. Çünkü gerek maddi ve gerekse inanç bakımından her türlü yoksulluğun dibe vurduğu bir toplumda, güven, güvenilirlik ve güven içinde olma gibi durumlar ahlaki açıdan tartışmaya açılır. Bu sebeple Hz. Peygamber, “açlık insanı küfre yaklaştırır”, “Allah’ım açlıktan sana sığınırım” buyurmuştur. Batılı filozof V. Hugo ise,   “aç insan, inançlarını yer” der. Görüldüğü gibi, her türlü yoksulluk, toplumsal asayişin bozulmasına ve kötülüklerin yeşermesine zemin hazırlar. Bundan dolayı, gerek lokal ve gerekse küresel ölçekte yoksulluk, açlık ve her çeşit güvensizliğin ortadan kaldırılması, asıl güven kaynağı olan Allah’a imanla sağlanabilir. Bundan dolayı Kur’an’da: “Sizi açlıktan doyuran ve korkudan emin kılan bu beytin Rabbine kulluk ediniz” buyrulmuştur.  (Bkz. 106/Kureyş, 3-4). Çünkü Allah’a iman, insana toplumsal sorumluluk duygusu kazandırır ve vazife ahlakı yükler.

Varlıklı olan Müslümanlar, toplum tabakaları arasında iktisadi bakımdan zayıf olan kimselere haklarını verme gibi bir vazifeyle yükümlüdürler. İşte bu yükümlülük,  inancın sevkettiği bir yükümlülüktür. Bu inanç sayesinde mü’minler, açlık, sefalet ve yoksulluk içinde bulunan kimselerin ihtiyaçlarını yerine getirmekle hem toplumsal barışın sağlanmasına katkıda bulunmuş olurlar ve hem de Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Kur’an’a göre yardımlaşmanın kesildiği bir toplumda güven ortadan kalkar, büyük fitne ve kargaşalar ortaya çıkar. (Bkz. 8/Enfal, 73). İşte bu görev yerine getirilirse, orta sınıf, yüksek tabakalara karşı kin, nefret, isyan, kıskançlık ve husumet yerine saygı, itaat ve sevgi besler. Bundan da hem kişi ve hem de toplum bir bütün olarak asayiş açısından büyük fayda görür. Onun için Hz. Peygamber; “zekat, İslam’ın köprüsüdür” buyurmuşlardır.

İslam’da zekat, sadaka, karz-ı hasen ve infak gibi yardımlaşma türleri başta olmak üzere her çeşit zorunlu ve gönüllü yardımlaşma biçimleri, sosyal tabakalar arasında kurulan bir kardeşlik, barış ve güven köprüsü gibi vazife görür.  Mü’min zenginlerin açları doyurmaya yönelik çabaları toplumda sosyal güvenliğin sigortasıdır. Nasıl ki sigorta attığı zaman elektrikler kesilir, evler, sokaklar ve şehirler karanlıkta kalırsa, mecazi anlamda aynen bunun gibi toplumsal sorumluluklar da yerine getirilmediği takdirde toplumun sigortaları atar ve sosyal felaketler ortaya çıkar. Onun için toplumun sigortalarını attıracak davranışlardan uzak durulmalı ve sorumluluklar yerine getirilmelidir.  Unutmayalım ki, sembolik ve gerçeklik bağlamında her türlü karanlık, anarşi ve kötülüklerin doğuşuna kaynaklık eder. Bu sebeple Allah’a iman, insana toplumsal sorumluluk yükler, böylece insan yoksulların ihtiyaçlarını karşılar ve neticede de sokak, çarşı ve şehirlere güven hâkim olur.

İslam’ın yaşandığı toplumlarda bu varoluşsal güvenlik sayesinde bütün coğrafyalara güven ve emniyet gelmiştir.

İslam’ın yaşandığı mutluluk çağında, Yemen’in başkenti San’adan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın ya da süvari emniyet içinde hadramevte kadar gelebilmiştir. Bunun tek sebebi, asıl güven kaynağı olan Allah’a inanmak ve bu inancı hayata taşımaktır. Onun için, Allah’ın el-Mü’min ismiyle ahlaklanan bir kimse, iç dünyasında barış ve huzuru sağladığı gibi, dış dünyasında da barış ve huzurun sağlanmasına katkı yapar. 

 

 

 

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.