Elli yıllık “yazarlık serüvenim”de imrendiğim tek insan...

Seyit Küçükbezirci

Elli yıllık “yazarlık serüvenim”de imrendiğim tek insan; imrendiğim tek mekan

İştahla anlatıyordu; daha “Merhaba” demeden.. Kızlarına, sağlığında birer araba ile birer daire alıvermiş; oğlana verdiği iki milyon sermayede gözeleri kalmasın diye..

-Kelimelere bastıra bastıra anlattı, anlatı şehveti ile, anlatmaya devam ediyordu.. Üç, beş, on isim; zadeler, sonradan görüp ne oldum histeresine kapılanlar… “Gözü yokmuş” ama, kendisi biraz mal mülk, dolar yüro depolamakta onlar kadar olamamış.. Ah şu bir oğlanın yaptıkları var ya; kapışmakta avara etmiş onu.. İmreniyormuş; birini on, onunu yüz yapanlara...

Ziyarete geldiği arkadaşına, hiç söz fırsatı vermemişti; konuştu konuştu, yorgun düştü.. Arkadaşı fırsat buldu konuşmak için.. Anlatmaya girişti…

“- Ben”, elli yılda ne güzeller ne zenginler gördüm.. Biri on değil, bin yaptılar; helal haram kulak asmadılar. Akibetlerini anlatmaya günler yetmez…

“- Ben”, bir insana bir de bir ‘mekan’a imrendim... Biri bir genç adam; biri de Hacı Bektaş’ın gölgesinde, Köşektaş Köyü’nde bir mekan...

KULU MAKAS’TA BİR ÖĞRETMENLE ÖĞRENCİSİ GENÇLER

-“Kan ve kavga yılları”na  “süngü” ile nokta konulmuştu.. Kalkınma, insanca yaşam, özgürlük üstüne kurduğu bütün çabaları buz tuz olmuştu... “Servi gibi ümitler” bir iğdeye dönmüştü.. “Bor’un pazarı geçmişti, ama, gidilecek “Pazar”da yoktu. Konya’ya dönüyordu. Bir otobüs biletiyle; “sele bülücü gibi” dört çocuk onu bekliyordu...

Kulu makasında otobüs mola verir.. Uzun boylu, açık kumral, mitolojik anlatılardan inivermiş kadar yakışıklı bir öğretmen, çevresinde yirmi kadar kız-erkek delikanlı öğrenci..

“Masal kahramanları” görkeminde öğretmenlerinin çevresinde halka oldular, çaylarını içerken.. Ağızlarından bir “hocam”, bin “hocam” olarak saygısıyla, sevgisiyle dökülüyordu.. “ Ağır başlı, sevecen, zerafet” neyse aynen olan “hoca” gurur ve sevgi gülümsemeleri içinde …

Yalnız oturduğum masadan izliyorum, onları; önümde soğumuş yarım çayla...

 “ – Sende bir öğretmendin, bir hocaydın… Bu Apollon heykellerini kıskandıracak sevgi saygı hale içinde yüzen genç gibi olabilirdin... Değdi mi, “durumdan vazife çıkartarak dağlara, taşlara, köylere, kentlere sebil ettiğin yirmi yıla?

O gün, O öğretmene “imrendim"; imrenmem de hiç azalmadı sonraki yirmi beş yılda.

HACI BEKTAŞ’IN GÖLGESİ’NDE, KÖŞEKTAŞ KÖYÜ’NDE KEMAL ŞEREF BEY’İN MEKANINDA

Geçen son beş yılda “Kkalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın” mısralarını sahiden yaşıyordum.. “Atımı eğerlemiştim; “gel” demesini bekliyordum; artık yangının içinde hasırım yoktu; Şam’dan da, şekerden de “yağımı katranımı” almıştım.

Gültekin Samanoğlu’nun ünlü şiirindeki gibi “gölge uzun vuruyordu”...

“Döne döne dövüşüp” suyun boğduğunu, ateşin yaktığını, taşın sert olduğunu öğrenmiştim. Bana bakıp bakıp; “ dik ve inat” derlerdi: “Bunu suya atsan inadına batmaz” derlerdi…

“Ne doğan güne hükmüm geçiyordu, ne halden anlayan bulunuyordu…

Şu geçtiğimiz ağustos ayında Hacı Bektaş şenliklerine gitmem gerektiği “Akdeniz ateşi” nöbetlerinde ısrarla altı çizilmişti… Demir bilekli bir delikanlının sürdüğü KIA’yla düştük yollara. Sultanhanı, Aksaray, Gülşehri, Hacıbektaş, “Arslanlı çeşme”den kana kana su… “Ağır misafir olarak Köşekkaş Köyü’nde Kemal Şeref beyin mekanı”… Akşam inmek üzere…

KEMAL ŞEREF BEY’DEN BERGÜZAR ‘KÖY EVİ’NDE…

Köşektaş, bir anne deve ile yavrusu efsanesinden adını alan bir kadim Türkmen köyü; okumuş adamı kum gibi…

Kemal Şeref Bey; 1991 yılında 24 yıl önce hanımı Yeter’e ve dört kız, iki oğlan çocuğunu bergüzar bırakıp Hakk’a kavuşur... Yeter, şerefhanenin hem meliki hem melikesi…

“Ağır misafirliğim” 15 Ağustos’ta Yeter Hanım'ın Ankara’dan Konya’dan çocukları, torunları bir fırsat bulup annelerinin kanatları altına girmişlerdi.

Yönünü güney dönmüş elma ağaçlarını, ceviz ağaçlarını, erikleri önüne almış tek katlı bir geleneksel “Köşektaş evi” Kemal Şeref Beyin hanesi… Yanları kadifelerle, güllerle kuşatılmış… Asmanın altı gün doğuşuyla birlikte herkesin mekanı… Gün, sabahın en erken saatinde Yeter şeref hanımın asma altına gelmesiyle başlıyor… Sonra büyük ağabey Ali Osman, eşi Yıldız… Kucakta daha konuşmayan, ama söylenen herşeyi anlayan iki buçuk yaşında Alper… Dedesi Ali Osman’la müşterek malları; bahçede iki yılan, bir kaplumbağa, kuşlar…

“Allah ne verdiyse” getirilen kahvaltıda, Ali Osman’ın kızı Pınar ve Ada… Öğretmen Çiğdem'in çocukları Beren, Alper… Yeni mezun eğitimci, tayin bekleyen Esen…

Kemal Şeref Bey’e vekaleten hem “Melik” hem “Melike” Yeter Hanım'ın dört kızından ikisi hukukçu öğretmen Fatma; Almanya’da yaşayan Hamiyet Lale eşi Seyfullah. Ve torunları üniversitede eğitimde Emin’le Hakan... Saydıklarım Kemal Şeref Bey'in ailesinin yarısı... Yarısı da Ankara’dan İstanbul’dan yakında geleceklermiş.

Evinin önünde asmanın yanında avuç içi kadar tarhlara ekilmiş gök soğan, salatalık, maydanoz, mısır, patates.. Fatma Şeref’ten “misafirlik şerefi”ne, hemen iki kök taze patates söküldü, pişti, öğle yemeğimde sunuldu... Hacı Bektaş’ın gölgesindeki Köşektaş'ta dört günlük misafirliğim dil aciz duygular, düşünceler, gönül muhabbetleri yaşattı; “zaman tünellerimde”… Elli yıllık “yazarlık serüvenim“de imrendiğim tek mekan Kemal Şeref Bey'den bergüzar, Yeter hanımın yönetimindeki Köşektaş'takii ev.. Bir “mekan” sevgi,saygı bağlılık üstüne kurulursa, ona örnek... Kemal Şeref Bey'in evi.

Ailenin yarısı... Gecenin yarısı Çiğdem'in yaşgünü... Esen, Yıldız, Fatma, Pınar, Çiğdem, Ali Osman, Emin ve 'ağır misafir' Seyit....

İmrendiğim mekan: 'Asmanın altı... Sevginin, saygının, dayanışmanın meydanı... Kurultaylar toplanır Yeter Hanım'ın riyasetinde...

Pınar'la birlikte... 1991'de Hakk'a yürüyen Kemal Şeref Bey'i ziyaret...

Yorum Yap
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.