Arınma Günleri

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İnsanın hem maddi ve hem de manevi dünyasıyla bir bütündür. Her ikisinin de hayatiyetini canlı bir şekilde sürdürebilmesi için doyurulmaya ihtiyaçları vardır. Nasıl ki, maddi bünyemizin doyurulmasını yeme, içme gibi gıda maddeleriyle sağlıyorsak, manevi hayatımızın canlılığını da; Kur’an, zikir, namaz, oruç, infak, mücâhede, kısaca ibadetlerle sağlayabiliriz. Bunlardan birisi eksik olursa insan denge firarisi yaşar.

İşte içinden geçtiğimiz aylar ve günler, Müslüman’ın manevi dünyasını zenginleştirmede bire bin elde edeceği bir hasat mevsimi gibidir. İşte geldik durduk şehr-i Ramazan’ın kapısına. Şurada onbeş gün kaldı. Şaban ayının onbeşini devirdik. Beraat gecesi, bu mübarek ayın müjdecisi.. Günahlarımızı beraat ettirmek için yapmamız gereken şeyler var. Nasıl ki sağlıklı yaşamak uğruna çekap yaptırıyorsak, manevi bünyemizin sağlığı için de bir çekap yaptırmaya ihtiyacımız vardır. Elbette, bunun belli bir günü ve ayı yoktur. Her ne kadar oruç, cuma ve bayram namazları, hac ve arafatta vakfeye durmak gibi bazı ibadetler zaman ve mekânla kayıtlı ise de duâların kabulü, bireysel ve toplumsal arınmanın zamanı böyle değildir. Eğer, duâlar ve arınma anları,  kutlu zaman dilimleriyle örtüşürse,  -Allah daha iyi bilir ama- sonuç almak daha da kolaylaşabilir. Hani, pozitif bilimlerde deney ve gözlem yöntemi vardır. Adam laboratuarda deney yapmadığım bir şeye inanmam, der. Mantıkçı pozitivistler, deney ve tecrübe dışı gördükleri ilahiyat alanını/kutsalı bu sebeple reddederler. Hâlbuki bilim, verilerle hareket eder, doğrulayamadığını değil, ancak yanlışlığını ortaya koyduğu şeyleri inkar eder. İnsan hayatında gerçekliğin bilgisine sadece mikroskopla varılamaz. İnsanın manevi, hissi ve psikolojik dünyası vardır. Bu alanlarda ortaya çıkacak sorunlar mikroskopla çözülemez.  Şu da bir gerçektir ki, ilahiyat alanı da tecrübenin dışında değerlendirilemez. Örneğin, herhangi bir Müslüman, dini hayatında, İmam-ı Gazali’nin dediği gibi, farzların yanında, bireysel ve sosyal içerikli nafilelere önem verse, yaşadığı bu tecrübe sayesinde ruh dünyasındaki tekâmülü fark edebilir. Her ne kadar dini hayat, sübjektif bir tecrübe alanı ise de, bu da tecrübe olmaya bir tecrübedir. Ama bir Müslüman hiçbir zaman bir tecrübe edeyim de sonuçları nasıl çıkacak bir bakayım diye ibadet etmez. O, inandığı için, sırf rıza-ı ilahi olduğundan dolayı kulluğunun icaplarını yerine getirir. Böyle bir müslümanda ruh dinginliği, iç ferahlığı, coşkusal bir an koyulaşarak derinliğine yaşanır. Gönül tabibi Eşrefoğlu Rûmî’nin dediği gibi: “Gökten bela kar gibi yağsa, ânın adına aşk denir.” Dinde ‘aşk’ düzeyine ulaşmış bir kimsenin iç dünyası dengeli olduğu için dışarıda esen fırtına ne kadar kuvvetli olursa olsun, onun aşkını ve şevkini köreltmez, aksine biler. Bu durum hiçbir zaman olup-bitenler karşısında kayıtsızlık, vurdumduymazlık değildir. Hatta ruhi tekâmülü sağlamış insanlarda halka hizmet hakka hizmet sayıldığı için hasbîlik ön plandadır. Böylesi insanlar, olabildiğince kusurları asgari düzeye inmiş, görüldüğü zaman Allah akla gelen kimselerdir. Aynı zamanda bu kimseler, vakıf insanlar olup cemiyet adamlarıdır. Hayırlı işlerde motor, şer işlerde fren işlevi görürler. Yine böylesi insanlar, yaşadığı yerkürede yaşanan olayların arka planını derin ferasetleriyle anında kavrarlar ve küresel ölçekte tedbir alma yolunda gayret sarf ederler. Ucuz ve bayağı işler, onların işi değildir. Onlar, pozisyonlarını: “litekûnû şühedâe alennâs/ insanlar üzerinde şâhitler olunuz” ilâhi öğretisine göre ayarlarlar. Sorunları artırmak değil, çözmek gibi bir görev sahibidirler.

Böyle bir insan tipine nasıl ulaşacağız?

Çağdaş mütefekkirlerimizden birisi Amerika’da tahsil yapan oğluna, evlâdım, günah galerisi, materyalist bir toplumda özbenliğini ve değerlerini ancak Mevlâna’nın Mesnevî’sini okuyarak direnebilirsin, diyordu. Mevlâna, iyi bir psikolog ve muhteşem bir psikanalisttir.

Modern dünyanın tabipleri, önümüzdeki yüzyılın en büyük hastalığı, depresyon olacak diyorlar. Manevi dünyamızın çölleşme sebebi, bir başka ifade ile depresyonun tetikleyicisi; Allah’a rağmenlik ve inançlara karşı kayıtsızlıktır. Bakınız bu konuda Mevlâna aynı teşhisi yüzyıllar ötesinden koyuyor:

“Zulmetten, gamdan, kederden sana her ne ârız olursa, onun sebebi kayıtsızlık ve küstahlıktır.” (Mesnevî, b.no: 90)

Birey ve toplum, ışığını ve pusulasını kaybederse,  karalıklar içerisinde kalır. Bu, aşkın  olanla bağın kesilmesi demektir. Bir başka ifade ile, insanın bastığı dalı kendi eliyle kesmesi ve manevi dinamiklerini birbir ortadan kaldırmasıdır. Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.” Bu mısranın yakıcı anlamı/tefsiri: Yalnızlıktır. Çağımızın en büyük hastalığı, yalnızlık hastalığı değil midir?  Işığı sönmüş ve safiyetini kaybetmiş bir kalbin içi, gam ve kederle dolar. Varlık içerisinde yokluk ve manevi yoksulluk hali yaşanır. Her türlü yoksulluk, her türlü kötülüğün zeminini oluşturur. İnsanın içini sıkıntı kaplar. İşte bu durum, Allah’a rağmen bir hayatı yaşama çabasının sonucudur ki,  bunun adı vicdan azabıdır. Böyle bir durum yaşayan kimsenin ihlâs ve samimiyetle günahlarına sünger çekmesi ve Allah’la arasını düzeltmesi gerekir. Nitekim Mesnevî’nin bir başka yerinde: “Kendinde gam, keder hüzün hissedince, hemen istiğfar et, Allah’tan bağışlanma dile. Gam, keder, üzüntü emr-i İlahi ile müessir olur” denilir.

İşte içinden geçtiğimiz, büyük bir özlemle kendisiyle kucaklaşmaya can attığımız mübarek günler ve aylar, manevi yoksulluğumuzun ortadan kaldırılması için iyi bir fırsattır. O halde, dine ve dini vazifelerimize karşı kayıtsız kalmayalım; bilakis dört elle ve gönülden sarılalım. Unutmayalım ki, zulmetin kesafeti, nurun kılletindendir. 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.