Pınarlarımız: Karacaoğlan şiirlerinde pınar

Pınarlarımız: Karacaoğlan şiirlerinde pınar

Karacaoğlan iflah olmaz, gezdiği yerlerde gördüğü her güzele ve güzelliğe âşık.

Zeki OĞUZ

 

Ne zaman dağlar düşse aklıma, ılgıt ılgıt akan pınarlar gelir gözlerimin önüne. Dipten büngüldeyen suyun başına çöküp avuçlarımı doldura doldura su içişlerim, bir söğüdün gövdesine sırtımı yaslayıp, suyun sesini dinleyerek yorgun bedenimi dinlendirdiğim anları düşünürüm.

Çocukluk günlerinde hep pınar başlarına yakın yerlerde otlatırdık mallarımızı. Suyla oynamak çok hoşumuza giderdi. Tam da bugünlerde doğmaya başlardı kuzular. “Döl tuttu” derlerdi büyüklerimiz buna. Okullar tatil olunca biz çocuklara da kuzuları, oğlakları gütmek düşerdi. Azık torbamıza küçük zükküler içinde yoğurt kordu annelerimiz. İşte bu zükküler içindeki yoğurdu yerken büyük bir heleseye çevirirdik yemek işini. Küçük çöplerden çömçü yapar, bir ucunu sivrilttiğimiz bu çömçülerin ucuna ekmeği küçük parçalar halinde takarak zükkünün içindeki yoğurdu yerdik. Yerdik ama kimin ekmeği zükkünün içinde kalırsa onu cezalandırır, defalarca başını buz gibi pınarın suyuna daldırırdık.

 

Pınar başlarında zevkle oynadığımız oyunlardan biri de postuk çekiştirmeydi. İki kuzuyu arka ayaklarından bağlar, kimin kuzusu ötekini kendine doğru çekerse o kazanmış olurdu. Kazanan kuzunun sahibi çocuk, günlerce öğünürdü bununla.

 

Gördüğüm en güzel ve en büyük pınarlardan biri Ilgın Mahmuthisar’daki göletti. Çevresinde defalarca kamp yaptığım, herkesin gölet dediği bu yer aslında kocaman bir pınar. Sultandağları’nın eteğinde, önüsıra uzayıp giden bahçelere bereket saçan büyük bir kaynak. Gölün hemen altındaki ulu ceviz ağaçlarının altında yaktığımız gece ateşleri, dostlarla yaptığımız söyleşiler unutulur gibi değil.

Ya Başarakavak’taki Üçpınarlar yaylası. Beldenin hemen altında başlayıp kuzeye doğru uzanan vadideki onlarca pınar… Vadi kıyısındaki bahçeler, çayırlıklar ve gürül gürül akıp giden sular.

O yaylada, o buz gibi akan suların başında bir gece kamp yapmayanın ömründe bir günü eksik sayarım.

Karacaoğlan iflah olmaz bir gezgin ve âşık. Gezdiği yerlerde gördüğü her güzele ve güzelliğe âşık. Pınarların da kısmeti var onun şiirlerinde.

 

“Akça kızlar göç eyledi yurdundan

Koç yiğitler deli oldu derdinden

Gün öğle sonu da belin ardından

Saydım altı güzel indi pınara.”

 

Bir gün Yatağın köyünde Erenkilit Bağına çıkacağız. Hiç doğa yüzü görmemiş öğrenci gençler de var aramızda. Yağmur çiseliyor hafiften ama müthiş güzel bir bahar havası var. Dağın kuzey eteğinde güzel bir pınar var. Orda birkaç dakika mola verdik. Gençlere mataralarını doldurmalarını, bundan sonra su olmadığını söyledim. Biri yanıma geldi “Ben bu suyu içmem, temiz değildir” dedi. “İster iç ister içme ama senin içtiğin şehir suyundan daha temizdir” diyerek yürüdüm. Çocuk başka çaresi olmadığını görünce doldurdu matarasını.

Yöre yöre adı değişir pınarın. Kimi yerde bunar, kimi yerde Mugar derler. Karacaoğlan’da bunar diyor bir şiirinde.

 

“Helkeleri ele aldın

Bezirgan bunarına suya indin

Gül verip menevşe aldın

Dostum neler duydun bugün.”

 

Beyşehir Yeşildağ beldesinin Deliktaş Yaylası’nı görmediyseniz cennetin en güzel köşelerinden birini görmemiş sayılırsınız. Bir taraf dağ, bir taraf göz alabildiğine çayırlıklar ve dağın eteğindeki kayalıkların altından akan gürül gürül sular. Yeşildağ Belediyesi pınarların çevresini piknik alanı olarak düzenlemiş, bilenler gidiyor, gün boyu doğanın keyfini çıkarıyorlar.

Bir bahar gününde çantamı sırtlayıp doğaya çıkmışsam azık torbamda yarım ekmek, taze soğan, haşlanmış yumurta ve taze patates olur. Buz gibi pınarın başında yediğim bu azığı değme kebaba değişmem. Ben bu kadarcık dünya nimeti ile yetinirim ama Karacaoğlan başka şeyler ister.

 

“Ala pınar taşın kara

Cemalin benzettim aya

Yürüyüşün tülü maya

Güller topla benim için.”

 

Karacaoğlan şehir yerinde fazlaca kalınca; dağlar, pınarlar gözünde tütmeye başlar. Şiirlerine döker bu özlemini.

 

“Heves kaldım pınarının başına

Altun yağmış toprağına taşına.”

 

Şu bizim toprakların en eski sakinleri olan Hititlerin en sevdikleri yerler pınar başları. Ilgın’da Yalburt, Ereğli’de İvriz, Beyşehir’de Eflatunpınar Hitit anıtları hep pınarbaşlarında…

Eflatunpınar’da anıtının hemen dibinden gürül gürül kaynıyor sular. Bu anıtımız dünyaca ünlü, o yüzden ziyaretçisi hiç eksik değil. Bu yüzden çevrede oturan kadınlar gezginleri görünce gelip suyun kıyısına açıyorlar içinde rengârenk örgüler olan bohçalarını. Gezginler olmadığı zamanlar suyun bütün sahibi bu gülyüzlü kadınlarımız oluyor.

 

“Gelin der ki ben yaylaya göçeyim

Pınarlardan soğuk sular içeyim

Yare karşı ak göğsümü açayım”

 

Diyen Karacaoğlan’a karşılık o kadınlarımız kadim zamandan beri o buz gibi suların başındalar.

Karadağ’ın zirvesine yakın bir çeşme var. Çeşmenin önünde oraya buraya savrulmuş taş yalaklardan belli ki ta Bizanstan bu yana var o çeşme. Dağın eteklerinde otlayan yaban atları buraya su içmeye çıkıyorlar. İnsanı imrendirir düzenleri, birbirine saygıları. Bir gurup çıkıyor, suyunu içtikten sonra ayrılıyor çeşme başından, sonra başka bir gurup geliyor. Anadolu halkı en eski çağlardan bu yana suyu kutsal bilmiş. Kimi yerde pınar olarak bırakmış kimi yerde çeşme yaptırmış ‘sevap olsun’ diye. Böyle en eski çeşmelerden biri de Zengibar Kalesi’nde var. Onun önünde de savrulmuş çeşmenin yalakları.

 

“Şahan gibi yükseğinde uçarken

Keklik gibi engininden geçerken

Âb-ı Kevser ırmağından içerken

Susuz pınarlardan kandırdı beni.”

 

Karacaoğlan bir şiirinde böyle der. Maalesef, yıllardır gürül gürül aktığına tanık olduğumuz pınarlar, çeşmeler kuruyor. Suyun çevresinde görmeye alıştığımız yeşillikler, kuşlar, doğal hayat yitip gidiyor. Böyle olunca bir hüzün, bir karamsarlık çöküyor insanın yüreğine. Gökyüzüne bakıp bakıp havanın kararmasını, eski tipilerin başlamasını, gürleye çatlaya karların yağmasını bekliyorum. Eskiden öyleydi hani. Komşu kapısına gitmeye yol bulamazdık kardan. Günlerce kar kürürdük damlardan, iflahımız kesilirdi.