O gece Pir'in ruhuna uygun düştü mü?

O gece Pir'in ruhuna uygun düştü mü?

Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek de 'O Gece'yi yazdı

Anma gösterileri Mevlana ruhuna uygun düştü mü

 

Özcan Yüksek-Referans    

 

Mevlana'nın 800'üncü doğum günü töreninde havai fişekler, lazerler ve izdiham vardı. Bu daha çok bir 'İyi ki doğdun Rumi' partisine benzemedi mi?

Mevlana, ölmeyi seçmemizi ister. Tabii ki, buna cesareti olan bir çağda yaşamıyoruz. Son yıllarda, ne kadar mistik olursak olalım, söylemler insanı bu kadar tedirgin edici noktaya gelmez. Zira, modern toplum ölümden korkar. Çünkü ölüm uzakta tutulan bir kültürdür artık. Yalnızca bir kültür. Bugünün insanı, öyle Çatalhöyüklüler gibi ölülerin üzerinde yaşayamaz. Steril toplumun zarif yaşamında, böyle bir şey asla olamaz.

 

Ne var, Mevlana, “öl” der.

Böyle der, ama bu çağrısı, Anafartalar’da “size ölmeyi emrediyorum” diyen Mustafa Kemal’in emri gibi bir ölme değildir. Yine de o duyguya yakın bir çağrıdır.

Ölmeden önce ölün, aslında bir hadis sözüdür. Bu söz yalnızca İslam’a da ait değildir. Sibirya Şamanları da ölmeden önce ölür. Hatta bunun için bizzat, toprağın altında sekiz gün, on gün yatar. Bir mezarda yaşar, sonra şaman olur. Bektaşi dedesi de ölmeden önce ölür, hatta bir koyun postunu kendi ölüsü, eski bedeni olarak evinde tutar.

Mevlana’nın şiirini bir kez daha şiirleştiren “Coleman Barks”ın üslubuyla aktarayım:

“Öl ve sessiz ol. Sessizlik ölmüş olmanın en belirgin işaretidir. Eski hayatın, sessizlikten delicesine bir kaçışmasıydı…”

 

İzdihamlı tören

 

Mevlana’nın sekiz yüzüncü doğum gününe layık bir kutlama telaşı içinde, 30 Eylül’de Konya’da bir etkinlik yapıldı. Konya şehir stadyumundaki bu törenleri izlemek için İstanbul’dan üç arkadaşımla yola çıkmıştım, ama izdiham yüzünden stada giremedim, gösterileri çıplak gözle görme fırsatı bulamadım. Televizyondan izleyebildim.

Mevlana bu şenliğe sevinmiş midir acaba diye düşündüm? Kuşkusuz o ölümü bir düğün olarak görürdü. Ölüm yıldönümlerine düğün gecesi denmesi ve müzikli semalı bir gösteri olması bu yüzden. Eski yüzyıllarda türbesinin bahçesindeki  havuzun etrafında, yaza rastlayan Şebi Aruz günlerinde çalgılı şarkılı anma törenleri yapılırmış. Bu yüzden bu havuza Şebi Aruz ismi de verilmiş.

 

Ama bu tören böyle bir duygu yaratıyor mu? Havai fişekler, lazerler?..

Bu daha çok bir “İyi ki doğdun Rumi” partisine benzemedi mi?

Mevlana sade bir insandı, gösterişi sevmezdi, peki bu gösteriler Mevlana ruhuna uygun düştü mü? Yoksa, post-modern çağın, gerçeği yetersiz görmesinin bir sonucu mu? Mevlana gerçeği yeterince etkili değil, öyleyse onu hiperleştirelim. Hiper gerçek, gerçekten daha etkilidir. Böyle mi yapıldı? Yazık ki böyle yapıldı.

 

Niteliğin yitimi

 

Hiper gerçek, niceliği artırılmış gerçekliktir. Bu da niteliği yetersiz görmekten kaynaklanır. Niceliği artırmak için efektler kullanılır. Işık efekti, ses efekti, medya efekti kullanılır. Etki, imge çoğaltılarak yaratılır. İmgenin kopyası çıkartılarak. Mevlana da ancak dönen bir derviş imgesi olarak vardır.

 

Gösteriden önce gazetelerdeki haberleri okudum, hemen hepsinde bir “nicelik” anlatısı vardı. Şu kadar kamera, şu kadar semazen, şu kadar kilo havai fişek, şu kadar kanal, şu kadar ülke. Gösterinin Mevlana’nın ruhuyla ilintisi kurulmuyordu.

 

Aslında bu anma töreni, Mevlana’yı anlamak için yapılmış da gözükmüyordu. Daha çok, ne yapalım da Mevlana’yı daha çok duyuralım ve ülkemize turist gelsin düşüncesi hakimdi sanki. Bütün bir yıl, hatta bir yıl öncesinden düşünülmüş taşınılmış bir Mevlana doğum günü kutlaması olmadığı belli idi. Mevlana’nın ülkesi böyle mi hazırlanmalıydı 800’üncü yıla?

 

Her şeyden önce Mevlana’yı böyle hiper gerçek, havada virtüel semazenler, virtüel bulutlarla tanıtmak beyhude bir çabadır.

 

Çünkü Mevlana tam da bundan kaçıp kurtulmak isteyen dünyalıların arayıp da bulduğu bir isimdir.

 

Bu aldatıcı hayhuy, çılgınca hızlılık, geceyi ve yıldızları yok etmiş elektrik uygarlığı, mekansızlık, çepersizlik yaratan zaman, sınırların belirsizleştiği zaman…

 

Can simididir Mevlana

 

Bütün bunlardan kaçan insanların, fırtınada buldukları can simididir Mevlana. Bunun nedenlerini daha önce burada yazmıştım.

 

Bir diğer paradoks da şudur: Mevlana’yı biz yabancılara tanıtmadık asıl onlar bize yeniden tanıttı. Asıl, turistler sayesinde, yabancılar sayesinde Mevleviler yeniden dönmeye başladı, giderek çoğalarak dönmeye başladı.

 

Yetmişli yıllardan sonra ABD ve Avrupa’dan Mevlana’ya karşı artan ilgi Türkiye’de Mevlevi törenini yeniden başlattı. Her geçen yıl çoğalan ilgi semazen sayısını ve sema törenlerini de artırdı. Birkaç yıl önce, Konya’da kapasitesi beş bini geçen bir merkez de açıldı.

 

Bu yazıyı yazdıktan sonra bir televizyon kanalının stüdyosunda Konya’daki doğum günü organizasyonunu yapan Sami Dündar’la karşılaştım. Gerçi orada kendi geçmişinin çarpıcı parçalarını anlattı ama internet sitesinde hakkında yazılmış şu cümleyi size de aktarmak istiyorum:

 

“17 yaşında idama mahkum edilen, gölcük depreminde öldü diye ceset torbasına konup son anda kurtulan, 1 yıl felçli kalıp 1 böbreğini kaybeden ve ayrıca tek bacağı tutmayan yine de azim edip bir yerlere gelen şahıs. ”

 

Yani tam da ölmeden önce ölmüş, birkaç kere bu ölümü yaşamış bir insan. Uzun süren sohbetim sırasında bana törenle ilgili söylediklerini de size aktarmak istiyorum, aklımda kaldığı kadarıyla:

 

“Bana kısa bir süre verildi. Bir yıl zamanım olsaydı havai fişekler olmazdı. Aslında yapılması gereken Mevlana’yı okulların müfredatına sokmak. Yine de kısa sürede çok fazla kişiye ulaşmayı hedefliyorduk. Teknolojinin imkanlarını kullandık. Herkes işitti. Türkiye’de Mesnevi satışları canlı yayından sonra daha da arttı.”

 

Mevlevi Dergahı'nı bir mevlevi kapattı

 

Mevlevi dergahı ve Mevlevilik pratiği, diğer bütün tarikat, tekke, dergah ve zaviyelerle birlikte 1925’te kapatıldı. Üstelik kanunu hazırlayanların başındaki kişi, yani Konya mebusu Abdülhalîm Çelebi, Mevlevi tarikatının da başındaki kişiydi. O sırada Meclis Başkanvekili olacak kadar devrimlerin içindeydi. “Bu kanunu çıkarırken ayrıcalık yapamazdık” diyecek kadar da hukuk teorisine bağlı bir milletvekiliydi.

 

Mevlana’nın 22 kuşaktan torunu Esin Çelebi’den öğreniyoruz ki, Abdülhalîm Çelebi, Konya Mevlânâ Dergâhı’nın son postnişini idi. Makam çelebiliğinin getirdiği görevlerin yanı sıra millî mücadeleye destek vermişti, en önemlisi, Tekke ve Zaviye kanunu çıkmadan, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile konuşmalar yapmış ve onun da onayını alarak, oğlu Mehmed Bakır Çelebi'yi, Halep Mevlevîhanesi'ne şeyh olarak tayin etmişti.

 

Kanundan iki yıl sonra Atatürk’ün özel bir izniyle Konya’daki Mevlana türbesi, müze olarak tekrar açıldı.

 

Yine de Mevlevi semaları yapılamıyordu. Mevlevilik, merkezini Suriye’nin Halep şehrine taşıdı. Ancak Suriye’deki Mevlevilerin Türkiye yanlısı hisleri önce Fransızları, sonra da Suriye devletini rahatsız etti. Halep’teki Mevlevi merkezi kapatıldı. Mevlevi şeyhleri de ülkemize döndü.

 

Türkiye’de ilga kanunundan sonraki ilk Mevlevi seması 1953’te yine özel bir izinle gerçekleşti. Konya’da bir sinemada, bir müzisyen ve üzerlerinde Mevlevi kıyafetleri olmayan iki semazenden oluşan bir grup tarafından.