Masalcı dedelerin pabucu dama atıldı

Masalcı dedelerin pabucu dama atıldı

Eskinin mum ışığı ya da gaz lambası altında pek bir rağbet gören "masalcı dede" geleneğini İsmail Detseli devam ettiriyor...

İsmail DETSELİ

Eskiden evlerimizin başköşelerine büyükler kurulurdu; şimdiki gibi televizyonlar başköşede değildi. Masalcı nineler ve dedeler pek bir rağbet görür, çocuklar mum ışığı altında parlayan yüzüyle dede ya da ninelerinin etrafına serpilir, onun o gün anlatacağı hikaye ya da masalı beklerlerdi. Bu büyülü ve güzel günler şimdi yerini televizyonun soğukluğuna bıraktı.

Masalcı nineler ve dedelere eskisi gibi rağbet yok.
Bugünkü yazımızda bizim dünyamızın özünden olan bu geleneği bir nevi canlandırayım, hatırlatayım istiyorum. Bugün masalcı dede benim. Toplanın etrafıma da size bir öykü söyleyeyim. Kapatın bakalım televizyonu…

ÇOBAN ALİCİK
Bundan yıllar yıllar önceymiş; ufak bir köyde çok fakir bir Alicik varmış. Evin reisi Fehmi Efendi dağlardan hep odun toplar, satar, evindeki sessiz sedasız ve saygılı, hanımefendi, kanaatkâr eşi Raziye yi de besler, yaşarlarmış… Bu mütevazı evde Fehmi Bey ve Raziye Hanım ahırda da bir merkepleri varmış. Merkebin adına da coni derlermiş. Bu coni adının da ilginç bir hikâyesi varmış… Bütün eşekler ‘aiii’ diye anırırken bu eşek coni coni diye anırırmış. Fehmi Bey ile hanımı da bu ismi takıvermişler ona.

Böyle mütevazı yaşamları devam eden bizim ailenin yaşları da 35-40’lara doğru gelmiş, geçimleri durumları Allah’a şükür iyi imiş ama evde noksan olan ve aranan bir şeyler var ki o da bunlarda yokmuş. Sizce bu ne ola ki? Tabiî ki dünya meyvesi, evin neşesi olan bir çocukları olmamış. Bu üzüntülü halleri sürerken evin reisi Fehmi Bey yine bir gün dağdan odun toplamış tam merkebine yükleyecek bakmış ki merkep yok, sağa sola, o yana bu yana koşmuş… Bir de bakmış ki sarp bir uçurumdan merkebinin sesi (anırması) geliyor. O tarafa koşmuş bakmış bir inilip çıkılması zor olan bir Akabe yerde eşek bir kuzunun sırtını yalamakta imiş. Eşeğin semerinden daha evvel kullanmak üzere sökmüş olduğu ip urganı bir ağaca sonra da beline bağlayıp eşekle kuzunun yanına inmiş. Bakmış orda bir ölü koyun var belikli yavrusunu doğururken ölmüş zavallı bu çaresiz kuzuyu gören merkepte kayalıklardan atlayıp kuzunun yanına inmiş kuzuyu yalamış kurutmuş ona yardım etmiş. Adam kuzuyu kucağına almış ipine tutunarak bu Akabe yerden çıkmış ama eşeği nasıl çıkaracak orada bırakamaz kurt yer sonra eşeksiz ne yapar. Eşeği nasıl kurtarırım diye onun yüzüne mahzun çaresiz bakarken eşek onun üzüntüsünü ve çaresizliğini anlamış sanki. Ben kendim inerim der gibi Akabe yerin aşağı uçurum tarafına kanatlanmış gibi adamın korkulu bakışları arasında uçup inivermiş. Ve dolanıp Fehmi Bey’in yanına gelip yine bir şey olmamış gibi kuzuyu yalamaya, sevmeye başlamış. Fehmi Bey odunu yine eşeğe yüklemiş, eve gelmişler, elinde kuzu ile beyini gören Raziye Hanım çok sevinmiş. Eşeğin kuzuya gösterdiği muhabbete sevgi ile bakar ve kuzunun hikâyesini eşinden dinler. Ve “ben bu eşek kadar olamadım, bir bebe bile doğurup onu sevemedim” der, çok hüzünlenir.

Fehmi onu teselli etmek için “üzülme sen ırazım, Allah kerimdir, o her şeye kadirdir. O’nun mutlak bir bildiği vardır, sabırlı olmalıyız” der. Iraz kadın (köylerde Raziye isimlilere kısaca ıraz deyiverirler) komşularından her gün aldığı süt ile bu güzel kuzuyu besler. Kuzu 3-4 aylık olunca evin reisi ile ormandan odun toplamaya kuzu da gidermiş. Bir gün yine dağda önemli bir şey olmuş ormandan hiç yaş odun kesmeyen, daima kurumuş odunları toplayan Fehmi Bey merkep ve kuzu ile ormana giderken dağda bazı değişiklikler hisseder. Tam odun toplamaya başlayacaktır ki, karşısında bir ihtiyar piri fani adam belirir. Ve der ki: “Oğul ben çok acıktım bana yedirecek bir şeyiniz var mı?” Fehmi “Var dedem tabi olmaz mı? Irazım benim azığıma bir tas bal katmıştı, ekmek de var bir parça, onları yersin olur mu?” der. İhtiyar “Olur tabi oğul, sağ olasın, Allah senden razı olsun, Allah ne muradın varsa versin” der ve önüne gelen balı ekmekle yer. Giderken “Oğul bu tası evine götür, gece yatarken başucunuza koy. Sabah kalkınca tasın içinde ne olursa Iraz Hanım yesin, karnını doyursun, muradınız olsun, bu yenilenden şifa olsun, bundan başkaları da yerse ondan da güzeller doğsun, bu doğanlar arayıp birbirini mutlaka bulsun” der ve aniden gözden kayboluverir.

Fehmi “Açlık ne zor şey yahu, adamın karnı doyunca aklına neler geldi de güzel güzel şeyler söyledi” der. Odunu toplar evine gelir. “Irazım kurtlar gibi acıktım bana tez yemek getir” deyince Iraz kadın sorar: “Ne oldu beyim, azığına ekmekle bal koymuştum yemedin mi?” “Yemedim Irazım sorma, dağda bir ihtiyar geldi yanıma, balı da ekmeği de ona verdim, yedi. Ve şöyle şöyle bir şeyler söyledi gitti deyince” bilge hatun Iraz boş bal tasını gece namazdan sonra başuçlarına koyar, besmele ile yatarlar. Sabahleyin Iraz Hanım erkenden kalkar, başka bir tasa yine bal koyar, beyini her günkü gibi kuzu ve merkeple odun toplamaya gönderir.

Kendisi de evin işlerini yapar… Sonra yastığın altına koyduğu bal tası aklına gelir, hemen koşar, tası oradan alır; bakar ki içinde bir tane siyah turp var. Turpu eline alıp şöyle bakarken kulağına gaipten bir ses gelir. “Bu turpu yiyenlerin inşallah turp gibi birer çocukları doğsun istekleri yerine gelsin Allah kız isteyene kız oğlan isteyene oğlan versin” der ve ses kesilir. Sevinçle turpu kesip yemeye başlayan raziye hanımın tam bitirmek üzere iken ayni yaşlardaki yakın komşusu dert ortağı Fadik kadın yanına çıkar gelir. “Kız Iraz kadın ne yeyyeyon, burnuma koktu heç habar da (haber) etmeyyon aygız” deyince Iraz elinde kalan bir dilim turpu da ona verir. “Al gız sen de ye senin de gızın olsun inşallah, ben de oğlan diledim” der.

Allah’ın takdiri bu ya, dualar gerçekleşir ve zamanı gelince Iraz kadının Ali ismini verdikleri bir oğlu, Fadik kadının da Sıdıka isminde bir kızları dünyaya gelir. Bu arada Fehmi’nin kuzusu da bir hayli büyümüş, komşu Fadik kadıngilin üç beş tane koyun ve kuzuları ile her gün kıra otlamaya gitmektedir. Akşam da evlerine gelip kendisini daima koruyan coni eşeğin yanında yan gelip yatmaktadır. Günler böyle geçerken nihayet Fadikgilin kuzuları arasında bir koç bulan bizim Fehmi’nin kuzusu onunla eşleniverir ve güzel güzel kuzular vermeye başlar. Fadik kadının Sıdıka’sı ve Iraz kadının da Ali’si büyümeye devam ederler. Ali ile Sıdıka 10 yaşına gelince bizim kuzunun kuzuları da ürer ve 15-20’yi bulur ve bizim Alicik bunlara çoban olur. Bu ormanda kuzuları otlatan Alicik birçok çeşitli olaylarla karşılaşır. Bir gün bahar mevsimi sonudur, yüksek bir kayanın tepesine kartal yuva yapmıştır ve 20 gün kadar kuluçkada yatan kartal nihayet 2 tane yavru çıkarmıştır yumurtalardan. Diğer yüksek bir kayanın üstünden bu yuvayı gözetleyen Ali bir ana için yuvanın ne kadar değerli olduğunu iyi bilmektedir. Çünkü ona bu yuvanın kutsallığını anası Iraz ile babası Fehmi çok iyi öğretmiştir. Her akşam eve gelince Sıdıka kızla buluşuyor, ona kırlarda karşılaştığı olayları anlatıyor ve kendi ufak dünyalarında onlar da yuva hayalleri kuruyorşar.

Kayanın üstündeki yuvasının yakınlarında kuş bile uçurtmayan o koca gagalı demir pençeli kartal, yuvasına 5-6 metre kadar yaklaşan Ali’ye hiç zara vermez, ondan da kuşkulanmazmış

YILAN GELİYOR
Kartal’ın yavruları için yiyecek aramaya çıktığı sıcak bir öğle vaktinde kayalardan süzülüp gelen büyükçe bir yılan kartalın yuvasına hızla yaklaşmaktadır. Yılanın kartal yavrularına zarar vereceğini derhal tahmin eden Çoban Alicik var gücü ile sapan taşı atarak yılanı kartalın yuvasına yaklaştırmaz, ama yılan bu defa küçük Ali’nin peşine düşer. Ve Ali’yi kovalamaya başlar.

Ali’nin otlattığı kuzuları da yılanın peşine takılırlar ve tırnakları ile yılanı rahatsız edip Ali’ye yetişmesini önlerler. Kovalamaca böyle sürerken ağzında yiyecek ile dönen kartal durumu anlar, hışımla onun üzerine zağar (iner), yılanı tutar, havalanıp yukardan yere bırakır, belasını bulan azgın yılanı yavrularına yem yapar. Bu arada zaten çok sevdiği Ali’ye de daha büyük bir tevazu gösterir. İkisi Ali ile dağlarda dost olurlar. Bizim iyilik timsali Ali dağlarda yaşayan bütün yaratıklara iyilik yapmaya ve onlarla arkadaşlıklarını sürdürmeye devam eder.

Artık kışa doğru yaklaşılmaktadır, havalar soğumuş son güz aylarına gelinmiştir. Bizim Ali yaz ortasında doğum yapan bir kurdun yuvasını bilmektedir. Anneleri ava çıktığı zaman eniklerin mızıklamasını dinler, onlara acır, aç kalmamaları için her gün evden onlara yiyecek bir şeyler götürmektedir. Bir akşamüstü yine kurt yavrularına yiyecek bir şeyler götüren Ali yuvada kurdun yavrularını bulamaz, durup etrafı dinlerken yuvanın içlerinden bir havlama sesi işitir. Merakla içeri doğru sürünerek girer, arkasından deliğin ağzındaki toprak aniden yıkılıverir, yuvanın ağzı kapanır.

Artık girdiği yerden geriye çıkışın imkânsız olduğunu anlayan Alicik kurt yuvasının derinliklerinde ileri doğru sürünerek gitmeye devam eder. Bir müddet gittikten sonra delikte büyük bir boşluğa çıkar ortalık aydınlanır etrafına şöyle bir bakınır ki, ne görsün. Bütün yeraltı yaratıkları oradalar. Yılanlar çıyanlar, kurtlar kuşlar, bütün mahlûkat var. Bu mahlûkatlar hemen Ali’nin yanında beliriverirler, en önlerinde de Ali’nin yavrularına yiyecek getirdiği kurt, yanında da yavruları vardır. Ali’yi hemen alıp hayvanlar âleminin kralının yanına götürürler. Ve “Sayın kralımız bu insanoğlu bir hayvan düşmanıdır ve casus olarak bizim yeraltı âlemimize girerek yerlerimiz hakkında dünyaya haber götürmek istemiştir. Biz de onu yakaladık, sizin huzurunuza getirdik. Bunu siz cezalandırın ya da bize bırakın biz cezalandıralım” derler.

Kral aslan kalbi küt küt atmakta ve korkudan bayılmak üzere olan Çoban Ali’ye gür sesiyle homurdanarak sorar: “Bizim yurdumuzda işiniz ne, niçin girdiniz?” “Kralım ben kurt kuş bütün herkese yardım ederdim. Yine evden şu kurt yavrularına yemeleri için yiyecek getirmiştim. Yuvaya girdim, yuvanın ağzı kapandı… Ben de şaşkınlıkla buraya kadar geldim, ben zararsızım isterseniz elimdeki yiyeceklere bakınız” der. Aslan bütün mahlûkları bir işaretle yanına çağırır, “içinizde bu adamı tanıyan var mı” der? Bir çoğu “tanıyoruz, bu çoban Ali’dir” derler. “Bundan şikâyetçi olanınız var mı” deyince? Yılanlar ortaya çıkıp “biz şikâyetçiyiz; bu çoban Ali bizim sülalemizden birini sapan taşı ile yaraladı ve rahatsız etti ve onu bir kartala yem etti” derler.

“Öyle miii” diye aslan daha büyük kükrer ve “buna hemen ölüm cezası verin” der. Ali’yi alıp götürürler, bir büyük yere hapsederler. Çoban Ali hapiste yatarken yavrularına yardım ettiği kurt her an yanına gelip lisanı hal ile onunla konuşur, bir şeyler söyler ve ona yiyecekler getirip verir. Kuyruğunu sallayarak kapının yanına doğru gidermiş. Çünkü kurt o hapishanenin bekçisi imiş…

Bir gün ortalığı büyük bir homurtu sarmış, adeta yer gök inliyormuş… Hapishanede bulunan Ali ve diğer hayvan mahkûmlar hepsi dikkat kesilmişler ve kral aslanın geldiğini fark etmişler. Ali’nin yanına doğru yaklaşan aslandan hepsi bucak bucak kaçmışlar. Aslan Ali’ye yaklaşarak çok yumuşak bir eda ile karşısında eğilir ve “Ey insanoğlu sizler akıllısınız ve cesursunuz, bizim bu mahlûkatı sulayan bir suyumuz vardı, onun ağzına bir kaya yuvarlandı, suyu kapattı. Sizin bilginize ihtiyacımız var, bu kayayı oradan kaldırıp bizi suyumuza kavuşturabilir misin?” der. “Eğer, bunu yaparsan seni ülkene geri göndereceğim, yoksa senin buradan kurtulman bir mucizeye kalmıştır, dünya âlemi buralardan çooook uzaktır” der.

Çoban Ali “ben oraya bir bakayım” der ve giderler. Kayayı yerinde gören Ali “Buna kazma, kürek, balyoz lazım; bunlar olmazsa kaya kırılmaz” der. Aslanın “o dediklerin de ne?” sorusuna Ali “Bu yeryüzünde insanların elindeki taş kırma aletleridir” der. Ali “Beni yeryüzüne gönderin, ben bu malzemeleri alıp geleyim” der. Ama o mahlûklar ‘kaçar da bir daha gelmez’ diye Ali’den korkarlar. Bir kurt gelir ve der ki “Ali’yi gönderin o iyiliksever birisi… Kaçmaz bize yardım için gelir ama ona dünyaya gitmek için vasıta binit lazım, yiyecek lazım” der. Hemen kabul edilir, dünya yolu mesafesi hesaplanır. ‘Vasıta kim olsun’ derlerken o koca kartal “ben biniti olayım” der. Onu kanatlarımın üstünde götürür ve geri getiririm. Bir koyun gelir “Ben Ali’yi iyi tanırım, ona yiyecek olayım, beni kesin” der. Koyunu keserler, Ali’yi kartalın kanatlarının tam ortasına oturturlar, sağ kanadının üstüne koyunun etini koyarlar. Sol kanadı üstüne de bir tulum su koyarlar kartal der ki: “Ey iyilik timsali Ali, ben cark dedikçe bir parça et vereceksin curk dedikçe bir yudum su vereceksin, aman aksatma ki yolda kalmayalım” der. Yola çıkarlar yolda birçok korkunç yerlerden geçerler, çok badireler atlatırlar. Kartalın isteğini Ali hep yerine getirmiş tam dünya yüzünde inecekleri zaman ‘cark’ der ama et bitmiş. Ali hemen kendi bacağından bir parça et keser ve kartala verir ve inerler. Kartal Ali’ye “hani kayadaki kartal yuvası var ya orada buluşalım seninle” der. Ali ‘tamam’ der ama ayağa kalkamaz. Kartal “Ali ayağa kalk, evine gir, ben bir göreyim” der. Ali tam yürürken ayağı aksar, tabi et kesmiştir. Kartal, “Ali yanıma gel” der. Yanına gelen Ali’ye ağzında sakladığı bir parça Ali’nin kendi etini bacağındaki kesik yere koyar ve ayağı Allah’ın izniyle sağlamlaşıverir. Kartal ortadan kaybolur.

Biz gelelim Ali’nin ana ve babasına… Günlerce gözyaşı dökerler, aramadık yer koymazlar… Tam ümitleri kesilmiş, ağlamaktan bitap düşmüşler onlarla beraber komşuları ve Sıdıka kız da günlerce ağlar. Bu arada bizim Ali de aniden üç aydır ayrı kaldığı evlerine giriverir. Önceleri bir şok yaşayan Ali’nin ailesi ona sarılırlar ve Iraz kadın sokaklara çıkıp oğlunun geldiğini ilan etmek ister. Ama Ali buna müsaade etmez, “Anacığım ben hemen yine gideceğim, yakında geri geleceğim” der ama sırrını da saklar. Anası ve babası yalvarırlar fikrinden caydırmak için ama Ali söz vermiştir, onu yerine getirecektir. Malzemeleri alır, ana babasının elini öper, gecenin karanlığında yine kaybolur ve kartalla sözleştikleri yerde buluşurlar. Ama Ali’nin bir düşüncesi vardır. Kartala “et yok nasıl gideceğiz” deyince kartal “gel ben onun çaresini bulurum, burada bir koyun daha var, aslan buradaki dostlarına haber saldı benle, ben de geldim söyledim, işte etim hazır. Senin de yiyeceğin hazır mı?” der. “Evet” der Ali ve dönüş yoluna çıkarlar. Günler süren yolculuk biter ve salimen yer altı hayvanlar âlemine ulaşırlar Ali’nin geldiğini gören mahlûkat çok çok sevinir ve Ali’cik aklı ve dehası ile kayayı parçalar, suyun ağzını açar ve o âlemi rahata kavuşturur.

Aslan Ali’ye “Dile benden bizden ne dilersen” deyince Ali “Ben yaratılanları Allah için severim, onlara Allah için yardım ederim, benim sevdiğim var dünya yüzünde. Bu gelişimi ona söylemedim, onu çok özledim, beni gönder onunla evleneceğim” der. Israrlara rağmen bir şey talep etmeyen Ali’yi bir kat daha seven mahlûkat aralarında düşünürler. “Bu Ali’ye ömür boyu bir iyilik yapalım, bunun için bir fikri olan var mı” der aslan. Hepsi de birçok fikirler ortaya atarlar, mal derler olmaz, kuşlar derler olmaz, yine koyun kartal ve kurt bir araya gelirler ve dünya üzerinde ‘gizli hazine yeri bilen var mı’ diye düşünürler. Kartal der ki: Ben biliyorum, koyun “ben de biliyorum”, kurt “ben de biliyorum”… ‘Nerde?’ deyince aslında üçünün de bildiği yerin aynı olduğu çıkar orataya… “Büyük bir hazine var toprak altında ama buraya insan girmesi mümkün değil. Ne yapalım?” Kartal “ben buradan Ali’yi götürürken iki tane yer göceni alayım onlar bu hazineyi çıkarsınlar, Ali’ye verelim, düğün hediyemiz olsun” derler. Fikir ortaya atılır ve hepsi tarafından kabul görür. Yine aynı yöntemle dünyaya çıkılır ama bu sefer kartalın yükü biraz daha fazladır, bütün güçlükleri Ali’nin yaptıkları karşısında önemsizdir. Dünyaya çıktıktan sonra Ali’ye der ki: “Yarın falan yere gel kimseye bir şey söyleme.” Ali ‘tamam’ der ama onun gelip tekrar gittiği de annesi tarafından duyulmuştur, evleri her an kontroldedir. Ali’yi görenler eve doluşurlar, soru yağmuruna tutarlar.

Ali “yorgunum artık gidin de sabah sohbet edelim” der. Dağılırlar ama Sıdıka kız artık büyümüş gelinlik yaşına gelmiştir. “Acaba Ali beni almayacak mı” diye kara kara düşünmektedir. Ali anacığına Sıdıka’yı istemesini rica eder, anası “Alim siz zaten birbiriniz için yaratıldınız bunu herkes biliyor. Sıdıka’nın anası ile biz beraber hamile kaldık, sizler Allah’ın birer lütfüsünüz bize yavrım. Yarından tezi yok isterim, o işi olmuş bil kuzum” der. Ali sabah erkenden denilen yere arkadaşlarını uğurlamaya gider bakar ki hepsi onu gülerek karşılıyorlar. Kartal Ali’yi çağırır der ki: “Şu kayanın ardındaki delikte sana ömür boyu yetecek altın var. Yalnız para insana hem dost hem düşman, kimseye bir şey söyleme. Para lazım oldukça buradan al, harca… Allah Sıdıka ile ve ailenle seni mesut etsin, başını ağrıtmasın” deyip kaybolup giderler. Ali bir bakar ki o deliğe hakikaten binlerce altın var, çokça almak ister. Efsunlu olan altınlar her ay yetecek kadar eline geliyor fazla verilmiyor. Sanki birileri buna engel oluyor. Ali oradan lazım olan para ile gelip Sıdıka kızla düğününü yapıyor ve anacığını babacığını eşini hiç incitmeden güzel dürüst bir dünya hayatı sürüyor
İyilikten iyilik doğuyor…
İyilik bütün kötülükleri boğuyor…