"Kurtlar Vadisi" Pişmanlığı

"Kurtlar Vadisi" Pişmanlığı

Geçtiğimiz hafta Kurtlar Vadisi'ni seyredenleri kızdıracak denli ağır eleştiriler yapan ve dizi bitince kurban keseceğini açıklayan yazar Güven, bu hafta o eleştiriyi yazdığı için pişmanlığını dile getirdi.

 


Paranın üstünde oturan ağalar, infak edin!


 


Düzenli okurlarımız arasında mutlaka hatırlayanlar olacaktır; bir süre önce yine bu sayfalarda, Mazlumder'in düzenlediği "insan hakları" konulu uluslararası kısa film yarışmasından ve bir dizi seçkin isimle birlikte o yarışmanın jüri üyeliğinde -nacizane- yer aldığımdan söz etmiştim. Yaklaşık iki haftalık bir zaman dilimine yayılan değerlendirme sürecinin ardından, Dr. Yusuf Kaplan, Ümit Sönmez, Abdurrahman Dilipak, Lütfü Yılmaz ve bendenizden oluşan jüri nihayet kararını verdi. Ödüller de bu akşam (23 Aralık 2005 Cuma) İstanbul-Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezi'nde sahiplerine törenle dağıtılacak.


Bugün dek -kararların çoğunlukla birkaç saat içinde verildiği ve bütün jüri üyelerinin "Bitse de bu çile, bir an önce gitsek" havasında olduğu- birkaç kısa film yarışmasında jüri üyeliğinde bulunduğum için, bu son yarışmanın adaleti konusunda vicdanım gayet rahat... Hakikaten Mazlumder'in toplumsal misyonuna uygun bir değerlendirme oldu.


Bundan birkaç yıl önce, çekimlerini dahi kendi imkânlarımla tamamladığım, efsanevî "Devrim otomobili"nin öyküsünü anlatan, ulusal ve uluslararası yarışmalara aday olacak düzeyde bir belgesel film için post-prodüksiyon (seslendirme, kurgu, çoğaltım v.b.) masrafların sponsor arayışına girmiştim. Gerekli olan para da topu topu 6-7 bin YTL dolayındaydı. Camiada kırk kapı dolaşıp yüz seksen bardak çay içtikten ve bol bol ağlama dinledikten sonra, sinirlenip ham çekim kasetlerini bir kenara fırlattım. Tavırlar inanılmazdı çünkü. Bir ömür boyunca her gün aralıksız olarak sokağa para saçsa yine de bitiremeyeceği kadar serveti olan bir sürü insan, bana benden çok ağlıyordu!


Hâl böyle olunca, bu ülkede bilim de sanat da kültürel iklim de gelişip zenginleşemez elbette... Hele de bizim "camia"da hayat, aynen şu anda olduğu gibi "eksi 28 şubat derecesi"nde donar kalır. Zenginlerin canlarının birazcık yanmasından başka bir kurtuluş yolumuz yok oysa... Bunlardan bir tanesi gözüne kestirdiği iki-üç yetenekli şaire, diğer bir tanesi iyi bir roman kaleme alan genç bir yazara, bir başkası ise üç-beş kısa film yönetmenine sponsor olma yürekliliğini gösterse, bir de bakacağız camiada kültürel üretim bir anda şahlanmış. Ama bunun için "köylü zengin" mantığından kurulup "kentli zengin"e dönüşmek gerekiyor doğal olarak. Bakıyorsunuz, o koca koca holdingleri yöneten kimi koca koca isimli ağabeylerimiz, bırakın bir sanat eserine destek çıkmayı, daha günlük bir gazete okuma alışkanlığı bile kazanamamışlar. Oysa ki devlet dahi onları -kültüre ve sanata yapılan sponsorluk yatırımlarını vergiden düşmek suretiyle- çok ciddi anlamda destekliyor.


İşte o yüzden, Mazlumder jürisindeki bizler, o genç insanların kimi zaman, titrek, kimi zaman flû kamera hareketleri ya da kurguda yanlış görüntü bağlamaları karşısında külyutmaz bir tutum içinde olmadık, olamadık. Bu tür teknik hataları çoğunlukla görmezden geldik. Kendi arka bahçemizin hâlini biliyoruz çünkü... Bu kadar yoğun bir sevgisizlik ve ilgisizliğin bağrından bir düzine kadar yiğidin çıkması bile başlı başına bir mucizeydi.


Bazen hayatımın istikametini başından sonuna dek temelinden sorguladığım ve çok derin pişmanlıklar yaşadığım oluyor. Tıpkı bu hafta boyunca okumak zorunda kaldığım birbirinden iğrenç, birbirinden rezil küfür mektuplarından sonra olduğu gibi... Nedeni mi? Bilirsiniz işte, bir Müslüman olarak Sharon Stone'un Necati Şaşmaz'ı öpmesini ve dudağında ruj izi bırakmasını pek fazla önemsemediğim için...


 


Ali Murat Güven/Yeni Şafak