Kim Ne Dedi ? …
Sen nasıl bir provokatörsün Can Dündar!
Ahmet KEKEÇ
Sen nasıl bir provokatörsün Can Dündar!
Kaç yıldır meslekteyim...
Başımdan iki tam, bir yarım, bir de “postmodern” darbe geçti.
12 Eylül öncesinin “ölmeli-öldürmeli” olaylarına tanık oldum.
Cinayetler gördüm... Toplumsal olayların ortasında kaldım... Yanımda yöremde bombalar patladı... Çığlıklar duydum...
Kenan Evren’in devrisaadetinde, henüz çocuk yaşta olmama rağmen, iki kez gözaltına alındım.
Sırtımda sopalar kırıldı...
Kitaplarımı yakmak zorunda kaldım.
İşkence görmüş insanlarla aynı evi, aynı kaderi, aynı yoksunluğu paylaştım.
Zulme uğradım.
Yok sayıldım.
Kırıldım, üzüldüm, parçalandım.
12 Eylül rejiminin zindanlarında çile dolduran ağabeyimin peşinden, o cezaevi senin bu cezaevi benim, yıllarca dolaşıp durdum.
Çok doldum. Hep isyan etmek istedim. Sıkılı yumruklarla dolaştım.
Ülkenin en sancılı, en karanlık günlerinde mesleğe başladım.
Birçok mecrada çalıştım.
Birçok insan gördüm.
Birçok olaya tanıklık ettim.
Bir insanın ömrüne sığabilecek bütün “acı tecrübelerden” geçtim.
Fakat böylesini ne gördüm, ne duydum.
Duyabileceğimi de sanmıyorum.
Elbette Can Dündar’dan söz ediyorum. Kim olabilir ki?
Buğulu ve romantik ses tonuyla bize “aşk”ları, “sevda”ları, insan olmanın erdemini anlatan ve bol para kazanan, hep de “romantik isyankâr” görüntüsüyle hafızamızda yer etmiş ama bugüne kadar hangi haksızlıklara isyan ettiği, hangi derde deva olduğu, hangi yaralı parmağa işediği, “öteki”nin özgürlüğü konusunda hangi insani refleksleri geliştirdiği meşkuk bu arkadaşımız, polisin Gezi Parkı’nı boşalttığı gece Halk TV’ye bağlandı ve bütün Türkiye’nin gözü önünde, “böylesi de olmaz ki birader” dedirten vicdansız bir provokasyona imza attı.
Birazdan okuyacağınız “Can Dündar mamulü” açıklamayı arşivlemenizi, daha da olmadı hafızanızda tutmanızı rica ediyorum; utanması ve vicdanı olmayan insanların neler yapabileceğine örnek olması açısından.
İşte, romantik isyankar Can Dündar’ın “destansı” provokasyon girişimi:
Katliam hazırlığı bu... Annelerin kucağından çocuklarını alıyorlar. Çocukların çığlıklarına tanık oluyorum. Akıl alır gibi değil. Buna inanamıyorum. Gerçekten çok kötü şeyler olacak. Bunu Başbakan göremiyorsa bizim bir şeyler yapmamız lazım.
Ben kaç yıldır gazetecilik yapıyorum bu kadar pervasızca yapılmış müdahale görmedim. Biraz önce Vali ile görüştüm “çaresizliğini” söyledi.
Ben de bir babayım, gerekirse oraya gidip TOMA’nın önüne yatacağım. Başka yolu yok. İstedikleri nedir yani? Bir parkı koruyor bu çocuklar. Bu şiddetle neyin intikamı alınıyor, akıl alır gibi değil.
Böyle barışçıl bir şeyi şiddetle ezmeye kalkarlarsa bundan sonraki kuşağı tamamen şiddet kanalına
yöneltmiş olacaklar. Devletin yüzüyle ilk kez tanışıyor bu çocuklar. Böyle bir tanışma çok ağır sonuçlar
doğuracak. Herkesten rica ediyorum. Buraya yardım elini uzatmak için ne mümkünse yapsın. Herkes
Başbakanı bu çılgınlıktan vazgeçirmek için ne kanalı varsa kullansın.
Bu meydanı böyle teslim almak böyle zulüm uygulamak, hakikaten hiçbir siyasetçinin göze alabileceği bir şey değil. En basit savaşta bile kadınlar ve çocuklar korunur. Çocukların üstüne gaz atılan bir savaş görmedim. Şu anda tanık oluyorum. Bu akıl alacak bir şey değil. Çocuklar ciyak ciyak ağlıyor...
HAMİŞ: İki gündür bekliyoruz... Can Dündar hangi TOMA’nın altından çıkacak diye. Boşuna bekliyormuşuz. Halk TV’ye bağlanıp gece yarısı insanları sokağa döken Can Dündar, eylemciler Gezi Parkı’ndan çıkarılır çıkarılmaz evine gidip mışıl mışıl uyudu. İhtimal ki, romantik rüyalar gördü..
Ahmet Akgül
Gezi Parkındaki Meçhul: Claudia Roth
Uluslararası ittifakın kendisini AP üzerinden göstermeye başladığı bu günlerde bunun farkına varmak, bu ittifakın kirli oyunu sürdürmesine, başlayan kardeşlik ve huzur sürecini baltalamasına, emperyalizmin iç siyaseti dizayn etmesine mani olmak herkesin sorumluluğu olmuştur. Buna verilecek en iyi cevap yeni ve sivil anayasanın bir an önce çıkartılması olacaktır.
Çevreci bir çıkış ve masum protestolarla birlikte başlayan Gezi Parkı eylemlerinin 20. gününe girerken, polisin dün akşam saatlerindeki müdahalesini ya da İstanbul valisi Mutlu’nun ifadesi ile boşaltmasını izledik.
Haber kanallarından izlediğimiz kadarıyla ilk günlerdeki hatalara düşmeyen toplumsal olaylara müdahale polisinin gayet orantılı müdahalesine şahit olduk. Bu yönüyle tahriklere kapılmayan ve akıllı müdahalede bulunan polisi tebrik etmek gerekiyor.
Aynı saatlerde sosyal medyada çoğu yurt dışı kaynaklı tahrik edici twitter ve facebook mesajları arttıysa da sağduyulu kesimlerin parktaki ağaçların kesilmesini protesto ile başlayan eylemin zamanla ideolojik bir hal aldığına ve ondan öteye giderek dış ülkelerin çıkarlarını koruyan bir eyleme dönüştüğüne şahit olup marjinal grupları bırakarak oyunun bir parçası olmaktan sıyrılması olumlu bir gelişmeydi.
Dün için dikkatimi çeken önemli hususlardan birisi de polisten kaçanlara ev sahipliği yapan divan oteli konuklarıydı. İlla ki bir bahanesi vardır ama Alman siyasetçi Claudia Roth’un müdahalenin başlayacağı saatlerde bu otelde ne amaçla bulunduğunun ve kimlerle görüşme halinde olduğunun ciddi olarak araştırılması gerekiyor.
Hakan Aksay
Bazen zaferlerin içinde gizlenir yenilgiler... Ve yenilgilerin içinde gizlidir nice zaferler...
Pek kıymetli, muhterem, saygıdeğer Başbakanımız;
Şu anda size karşı hissettiğim tarifsiz duyguları kelimelere dökmekte yetersiz kalıyorum; beni bağışlayın lütfen!..
Ama eminim, Siz anlarsınız, bilirsiniz benim ve benim gibi aciz kullarınızın Size karşı beslediğimiz hisleri...
Öteki her şeyi anlayıp bildiğiniz gibi...
Nasıl yaşayıp neler yiyip içmemiz, hangi filmleri ve televizyonları izlememiz, hangi gazete ve kitapları okumamız, nasıl ve kaç çocuk doğurmamız gerektiğini falan bildiğiniz gibi...
Demiştiniz zaten Siz birkaç saat önce "Gezi Parkı boşaldı boşaldı; yoksa biz orayı boşaltmayı biliriz!" diye...
Biliyordunuz. Ve bildiğiniz gibi de yaptınız!..
Biz de biliyorduk Sizin bildiğinizi...
Bir emrinizle binlerce polisi harekete geçirebileceğinizi...
TOMA'larınızla, akreplerinizle, gaz bombalarınızla, tazyikli sularınızla oradaki insanları böcekler gibi dağıtabileceğinizi...
Resmî araçların ve silahların yardımıyla direnişin her metrekaresini saniyesinde boşaltıp etkisizleştirebilecek güçte olduğunuzu...
Yetmezse yasalarınızın ve hapishanelerinizin olduğunu...
Dahası "Yol ver gidelim, Taksim'i ezelim!" diyen on binlerce yandaşınızın yedekte beklediğini de biliyorduk...
"Boşaltmasını biliriz!" dediniz ve boşalttınız; Sizin her zaman sözünün eri ve güvenilir bir lider olduğunuzu...
Uluslararası komplocuların, yerli faiz lobisinin, marjinallerin ve çapulcuların "Büyük Oyun"unu bozacağınızı biliyorduk...
Bozdunuz! Karşınızda gördüğünüz her şeyi ve herkesi içine alan tabloyu kararlılıkla parçaladınız! Kimsenin gözünün yaşına bakmadınız!
Bravo Size!..
Yalnız belki bunca işinizin arasında gözden kaçırmış olabileceğiniz küçük bir ayrıntı var, haddim olmayarak onu Size hatırlatmama müsade buyurunuz lütfen Sayın Başbakanım:
Bazen zaferlerin içinde gizlenir yenilgiler...
Ve yenilgilerin içinde gizlidir nice zaferler...
Raffi A. Hermonn
Avrupa Parlamentosu'nun haddinedir haddine!
Kitlelere mahzurlu bir şiir okumuş olmam yüzünden (gerçi, bugün de mahzurlu yazılar yazan gazetecilere karşı aynı şeyi yapıyorum) cezaevine girmiş -çıkmış olmam yüzünden milletvekili seçilememiş olacağım; Başkanı olduğum siyasi parti en çok oyu almış olmasına rağmen, Başbakan bile atanamayacağım, buna rağmen birçok insan hadlerini aşmayarak destek vermiş olacaklar…
Avrupa Parlamentosu sıraları, benim naçiz fotolarım ve ne olursa olsun seçilme şansına haiz olmam gerektiğine dair ibarelerle süslenecek; bunlardan son derece duygulanacak, hadlerini aşmayan Avrupalı dostlarımıza bu davranışlarından dolayı teşekkür mesajları yazmış olacağım…
Ülkemde "Artık muhtar bile olamaz" manşetler atılırken, o emperyalist, o savaşçı, o silah-öldürme sanayi sayesinde dünyayı sömüren ve daha nice (sanki bir tek ABD, tıpkı tek tip Avrupa ülkeleri ve bir tek Türkiye varmış gibi) kötülüklerin (!) temsilcisi ABD, resmi fonksiyonum olmamasına rağmen, beni Başbakan gibi davet etmiş olacak…
Kısacası, ABD haddini aşmayarak bana bunu yapmış olacak…
En önemlisi, bugün hayli yok olmuş askeri vesayet, o zamanlar ülkeyi hâlâ yönetiyorken; en çok oyu alıp Hükümet kurmuş olmama rağmen iktidar olamayışımı, hadlerini aşmamış, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği’nin destekleri sayesinde çözerek, ülke içinde dengeyi ve meşruiyeti kazanmış olacağım.
Tabii onca uğraşlarım sonucunda, ülkemi yıllardır yöneten zihniyetten önemli oranda arındırıp; Kürt Sorunu’nun çözümü için sergilemiş olduğum cesur adımlardan dolayı Nobel Barış Ödülü almam bile söz konusu oluyorken, yaptığım hareketlerle bir çuval inciri heba etmeye kalkışmam sayesinde ülke içi ve dışındaki dostların eleştirilerini had aşmak olarak mı telakki edeceğim?
Nasuhi GÜNGÖR
On maddede Gezi saldırısı
Demek masum bir eylem yönetilemedi ve ardından bugünlere geldik, öyle mi!
Demek Türkiye’de demokratik taleplerin önünü kesen bir güç, bir iktidar var ve meydanları yakıp kavuran, yağmalayan, yanlarına üçüncü sınıf ajanlık faaliyeti yürüten kimi ecnebi siyasetçi ve gazetecileri alan insanların talepleri masum, öyle mi!
Buyrun birlikte bakalım.
Bir: Türkiye’nin 2001 krizinin ardından ekonomisini belli bir büyüme hızıyla ve istikrarla yola koyması, yakın bir tarihe kadar bu noktada istedikleri gibi operasyon yapanların elini zayıflatmıştır.
İki: Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bölgesel ve küresel ölçekteki gelişmeleri dikkate alarak sistemi tekrar kurgulama yönündeki hamlesi, şu ana kadar çıkarlarını istediği gibi elde eden bazı büyük sermaye çevrelerini kelimenin tam anlamıyla çileden çıkarmıştır. Gezi Park eylemlerine bir büyük mağaza zincirinin erzak taşımasından, ‘revir otel’ projesine kadar tüm hamleler bunu yansıtmaktadır. Herkes aklını başına almalıdır. Ankara’nın gelecek tasavvurunu paylaşmayan bir sermaye yapısının, bu topraklarda barınma şansı olmayacaktır.
Üç: Türkiye’nin demokratik sistemi sağlam adımlarla geliştirmesi ve sahici bir ‘temsil derinliği’ oluşturması, yine sisteme müdahele etmek isteyenlerin kabullenemediği bir denge ortaya çıkarmıştır. ‘Gezi saldırısı’ tam da bu noktayı hedef almaktadır.
Dört: Uluslararası sistem, eski alışkanlıkların bir devamı olarak, Ankara’nın iç dengelerinde istediği zaman aktör değiştirme, tasfiye etme ya da terbiye etme gücünü koruma peşindedir. O günler geride kalmış, sermaye-ordu-yüksek yargı-medya eksenindeki şer dengesi Türkiye lehine bozulmuştur.
Beş: Suriye politikasının Türkiye’nin başını ağrıttığı doğrudur. Ama daha doğru olan, Şam’daki cinayet şebekesi yoluna devam ettiği sürece, Ankara’nın huzur bulamayacağıdır. Son Washington ziyareti sonrasında ‘Gezi saldırı’sının ortaya çıkması, Türkiye’nin bölge politikalarında kendi tezinde ısrarlı olduğunun ifadesidir. Birileri ona bedel ödetmenin peşindedir. Oldu mu masum eylemciler!
Altı: Ankara’nın kendi başına yol aldığı, ahmakça komplo teorilerini alt üst ettiği bir diğer politika, Irak konusunda attığı adımlardır. Irak’ın kuzeyinde kendisi aleyhine kurulan tezgahı, usta bir hamleyle lehine çeviren Ankara’nın, hem ABD’yi, hem de İngiltere’yi nasıl ürküttüğünü gözden kaçırmayalım.
Yedi: Irak konusuna gelmişken, Türkiye’nin neredeyse otuzyıldır ayağına bağ olan kronik bir sorunu, müzakere yoluyla çözüm sürecine sokması, sokakları yakıp yıkanların ardındaki kirli ellerin bir başka hedefidir. Kürt sorunu üzerindenyıllar yılı Ankara’yı köşeye sıkıştırmayı başaranların, oyuncakları elinden alınınca sokağa yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Sekiz: Uluslararası düzeyde medet umulan Sünni-Şii kutuplaşmasında, Türkiye kendisine biçilen deli gömleğini reddetmiştir. Bunu uluslararası sisteme ve İran’a rağmen devam ettirme gayretindedir. Parantez: Tahran’ın böyle bir dönemde daha müzakereci bir ismi devlet başkanı seçmesi anlamlıdır.
Dokuz: Mevcut sermaye yapısı değişirken, medya düzeninin de böyle devam etmesi mümkün değildir. İstedikleri kadar uluslararası ortaklarını imdada çağırsınlar, farketmez. Türkiye, medya üzerinden iktidar devrilen, sermaye çevrelerinin milleti tehdit altında tuttuğu bir ülke değildir.
On: Başbakan azsöylemiştir. Şu anda olup bitene tepki duyan kesimlerin oranı % 50’lerin çok ötesindedir. Bu öfkeyi ve tepkiyi, ancak onlara sahip çıktığını ifade eden bir liderin kontrol edebileceğini görmeyenler, bu ülkenin tarihine bir baksınlar. Millet, kendisine sahip çıkan, yüreğinde hissettiği bir lider, siyaset ve bunları şeffaf biçimde sandığa taşıyan bir demokratik düzen olduğu sürece evindedir. Aksini yazmak bile istemiyorum.
Emin Pazarcı
Silahlı masum aktivistler
Biri açıklamalar yapıp "Tayyip Erdoğan'ın finali Adnan Menderes gibi olacak" diyor.
Bir diğeri polise "verilen emirleri uygulama" çağrısı yapıyor.
Bir başkası ise, bu kargaşa içinde silah kullanıp polis vuruyor.
İşte "masum" denilen Gezi İşgali'nin getirildiği nokta bu.
İçinde demokrasinin "d"sini, çevrenin "ç"sini ve yurtseverliğin "y"sini bulmak mümkün değil!
Gezi Parkı'ndan geriye kalanlar ise kelimenin tam anlamı ile içler acısı:
Yanan iş makineleri.
Tahrip edilen ve üzerlerine sloganlar yazılan polis araçları.
Her yerde örgüt bayrağı ve flaması.
Diz boyu bir pislik.
Küfür dolu pankartlar.
Polise karşı kullanılmak üzere istiflenmiş bol miktarda sapan, çelik vida ve misket.
***
Bir başka fotoğrafta ise, Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth var. Yanında da diğer yabancı parlamenterler.
Dün PKK destekçisiydi, bugün Gezi eylemcileriyle kol kola. Dün, rahmetli Ayvaz Gökdemir gibi milliyetçilerle kavga ediyordu, bugün Başbakan Erdoğan'la.
Ve yabancı basından haberler...
Türkiye yanıyor.
Türkiye, otoriter rejime isyan etti.
Polisin Tomalardan sıktığı suyun içinde kimyasal maddeler var.
Polis göstericileri vahşice dağıttı.
Küçük bir azınlığın yanında yer alıp, Türkiye'ye veryansın ediyorlar. Büyük bir tahrik kampanyası yürütüyorlar. Bu ülkeyle dün olduğu gibi bugün de savaş halindeler. Türk Bayrağı sallayan bazı gruplar da onlarla yan yana ve kol kola.
Bu işte bir gariplik var!
Ahmet HAKAN
Yarısı gülüyor yarısı ağlıyor
Gezi Parkı’nda
Sol örgütler bayrak ve flamalarını toplamaya başlamışken...
Çadırların kaldırılması, tek bir çadırın kalması görüşü ağırlık kazanmışken...
“Tavsayarak sönme” durumu söz konusuyken...
Eylemi bitirmeye doğru bir gidiş varken...
Tam da cumartesi kalabalığının zirve yaptığı bir anda...
Bir-iki uyduruk anonsun ardından giriverdiler Gezi Parkı’na...
Biber gazlarıyla...
Çoluk çocuk falan dinlemeden...
Giriverdiler...
Hoyratça...
Gezi’dekilerin gururlarını ve onurlarını ezerek...
***
Peki ama neden?
Neden yaptılar bunu?
Kendi haline bırakıldığında en fazla üç gün daha sürebilecek bir olayı, neden böyle hoyrat biçimde boğmak istediler?
Neden olacak?
Çünkü...
Kazlıçeşme Meydanı’na bir “zafer” armağan etmek istediler.
***
“Mahkeme kararlarına uyacağız” ve “referandum yapacağız” diyerek iki “büyük” geri adım attıklarını düşünüyorlardı.
Bu iki geri adımı, “Gezi Parkı’nı alayından temizledik” cümlesiyle telafi etmek istediler.
İnceden incinen gururlarını, “Nasıl da indirdik devletin çelik yumruğunu tepelerine” cümlesiyle tamir etmek istediler.
Ve hepsinden önemlisi...
Yüzde 50’ye şahane bir “armağan” sunmak istediler.
***
Ama ne pahasına?
-Ötekilerin sokaklara dökülmesi pahasına...
-İstanbul’a “kara bir gece” yaşatma pahasına...
-Sıkıyönetim dönemlerini aratmayan uygulamalar pahasına...
-Hıncı ve öfkeyi en üst düzeye çıkarma pahasına...
-Bir arada barış içinde yaşama umudunu dinamitleme pahasına...
-Toplumsal barışa esaslı bir darbe vurma pahasına...
-Polisin yanında askeri de sokaklara çıkarma pahasına...
-Doktora kelepçe takma, otel lobisine su sıkma, hastanelere saldırma, AVM’ye gaz atma pahasına...
***
Bravo size!
Egonuzu kurtardınız... Büyük, çok büyük bir zafer kazandınız.
Devletin çelik yumruğunu halkın tepesine indirme konusunda, sizden öncekilerden çok daha başarılı olduğunuzu gösterdiniz.
Ve fakat...
Bilmem farkında mısınız?
Artık bir sorununuz var:
Tamamından mesul olduğunuz memleketinizin...
Bir yarısı gülerken, diğer yarısı ağlıyor.
Ne diyelim?
Bu da size “armağan” olsun