Kim Ne Dedi ? …

Kim Ne Dedi ? …

Bu Tayyip Erdoğan’ı İstemiyorlar

 

 

 

 

Ahmet Ay

 

AZİZ DOST TAYYİP ERDOĞAN

Bu Tayyip Erdoğan’ı İstemiyorlar

İnsanları lider kılan özellikler çok belirgindir. Herkes baktığında bu özellikleri fark eder, birilerine açık, başkalarına kapalı değil, bakan herkes görür, bilir.

Tayyip Erdoğan’ı 1985’te birkaç dakikalığına görmüştüm, İstanbul’da dostlar meclisindeydik. Gençtim, 1402’lik bir yasaklıydım. Tanıştık gülümsedi “Hocam, Darbeci anayasaya HAYIR diyen Bingöl'ün değerli bir evladıyla tanışmaktan dolayı şerefyab oldum” demişti. Sonra ayrılmak zorunda kalmıştı.

Daha sonra yine 1985’te görüşmüştük,

İstanbul İl Başkanıydı Refah Partisinin,

Daha sonra birkaç kez görüşme imkânımız oldu.

Onu domine eden ve azim, gayret, ideal ve hedefini belirleyen iki önemli unsur ön plana çıkıyordu:

İnancı

Halka hizmet aşkı

Doğrusu iki unsur da birbirini besleyen lâzımelerdi.

İnancı halka hizmeti zorunlu kılıyordu

İnancında dürüst olan, inancını sahih temeller üzerinde inşa eden kimse “Allah’ın yeryüzündeki mağdur ve mazlum” halklarına hizmet etmeyi vazife kabul etmiştir. Bu yüzden onun bu özellikleri ta o günden biliniyordu.

Başkalarının bilmediği, bilenlerin kabul etmediği,

Ama aziz halkımızın kadrini bildiği bu özellikleri bugün faiz lobisi tarafından törpülenmeye çalışılıyor.

Tayyip Erdoğan faizcilerle değil, ribacı-tefecilerle mücadeleyi kazanacak mı?

 

SSerra Erdoğan

Ey Vandal !

Kimisi de diyor ki ''olası referandum da koyunlar da oy verecek''. Yarın çıkıp bir vatandaş da dese ki; ''hayır o oylamada anarşist domuzlar da oy verecek, ben istemiyorum oylama yapılmasını, direkt olarak hükümetin dediği olsun''. Bunu derse ne cevap vereceksin vatandaşı küçümseyen ey vandal?         

Gezi direnişçileri ne kadar iki yüzlü olduklarını bizlere kanıtladı..

Orası senin özgürlüğünle alakalı değil sadece. Başkalarının da orada söz hakkı var. Umuma açık bir yer ile alakalı yapılır referandum olacaksa. Kimsenin kişisel özgürlük alanına halel getirdiği yok. Umuma açık ne demek bilirsiniz herhalde. Sizin olduğu kadar, sizden farklı düşünenlerin de orada söz söyleme hakkı var.

Demokrasi demokrasi diye yırtınıp, ''sandı kurulamaz, istemezük'' diye kazan kaldırmak da tam size yakışır bir davranış biçimi zaten.

Ondan sonra da ağlayın durun ''faşizm'' diye. Kimisi diyor ki ''orası yeşillik, ağaçlar kesilmesin''. Kimisi diyor;''mesele park meselesi değil, mesele demokrasi'2. önce bir karar verin. Madem istek ve talepler gezi parkı ile alakalı değil, derhal o parkı terk edin. Niye polisi parka sokmuyorsunuz? Parkta yatıp kalkıyorsunuz?

Ulan bu memlekette ayrıcalıklı olan sen misin? Kurulur sandık, yüzde 51 ''gezi parkı park olarak kalsın'' dersin, amenna. Lakin hem asıp kes, hem polise motolof at, hem araçları ateşe ver, hem de sadece ''benim dediğim olucak ulan'' de. Ondan sonra Tayyip Erdoğan niye özür dilemiyor?

 

Özlem Özcan

Farkında mısın Ak Parti?

Türkiye çok derin bir badireyi, ucuz atlattı çok şükür. Günlerce uyumadık, endişe ile izledik komplike olaylar bütününü. Düşmanın ne kadar iyi hazırlandığını da gördük hep birlikte. Masum çevreci paravanı arkasına itilen büyük tuzağı, bütün dünyaya servisini sağlayan “provokatör” olarak deşifre ettiğimiz hiçbir ismin tesadüf eseri seçilmediğini, artık daha iyi anlıyoruz.    

           Eylemin ilk gününden beri sosyal mecralarda atılan tweetler, çığırtkanlık yapan isimler toplum mühendisliğinin ve sosyal mecraların ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serdi şüphesiz. Hiçbir şekilde, ne yurda yayılmasını engelleyebildik, ne de asparagasın önüne geçebildik. Bütün dünya zaten hazır beklediği için gelecek olan spekülatif haberleri, akışına mani olamadık bu dalga, dalga büyüyen operasyonun.

İki nedeni vardı bertaraf etmek de gecikilmesinin. Ak Parti teşkilatının sosyal medya ile ilişkisinin mesafeli oluşu ve hızla büyüyen gençlik tabanında rol modeller oluşturamamış olmasının dezavantajını enine boyuna yaşadı hükümet. Eminim Sayın Başbakan da sosyal medyayı küçümsediği hatta kullanımını uygun görmediğini defalarca zikrettiği için pişman olmuştur. Çünkü eylemlerin gerçekleştiği günlerdeki atılan tweet sayısı, bu işin bu mecrada ne kadar organize yürütüldüğünün delilidir.

Milli görüş geleneğinden gelen gençlik tabanı ve farklı görüşlerden eklenen gençlerle oluşan bu mozaik yapı her geçen gün biraz daha geldiği noktadan uzaklaşmakta. Nedeni basit aslında. 12 yıllık bir iktidar ve rahatlık sürecinden bahsediyoruz. Yani 12 yıl önce 10 yaşında olan bir çocuğun bugün 22 yaşında 28 Şubat empatisi yapması beklenemez. O dışlanılmışlığı, o baskıları yaşamadığı için bugün ki güllük gülistanlık ortamda en ufacık krizde bocalar kalır böylece. Onlar için anlatılanlar şu an için sadece hikaye.

Ak Parti teşkilatları siyaset akademileriyle çok ciddi bir eğitim desteği sağlamakta ama yine stratejik bir hatayla. Belki çok iddialı gelebilir, İletişim Fakültesi hocaları,öğretim görevlisinden, profosörüne kadar bu konuda yetkin değiller. Verilen eğitimler boşunadır, zaman kaybıdır! Çünkü birçoğunun kendi şahsi bir hesabı dahi yokken, kullanmazken, size kurumsal ve kişisel hesapların yönetimini nasıl anlatabilir?  Sosyal mecrada siyasal iletişimin kendine has lehçesi vardır ve bu konuda Türkiye’de yetkin ve etkin isim de azdır.

Başka bir konuda Hülya Avşar ve Necati Şaşmaz’ın Başbakan tarafından kabul göreceği fısıltısı. Eğer davetteki amaç sosyal medyada rol modellik yapmalarını istemekse, yine hata yapılıyor. Çünkü Necati şaşmaz aktif kullanıcı ve etkili değil. Hülya Avşar ise muhafazakar gençliğin ciddiye aldığı rol model isimlerden değil. Bütün bunları ele aldığımız zaman ortaya çıkan tablo kaygı verici. Çünkü Ak Parti ana kademe yönetimi gençlik ile ilişkisini yönetemiyor ve giderek uzaklaşıyor.  Bu durumda eğitimler vermek, seminerler yaptırmak doğru ama kimlerin verdiği daha da önemli. Üstelik rol modeller ve stratejiler geliştirilmeli.

 

Hakan Aksay

Bazen zaferlerin içinde gizlenir yenilgiler... Ve yenilgilerin içinde gizlidir nice zaferler...

Pek kıymetli, muhterem, saygıdeğer Başbakanımız;

Şu anda size karşı hissettiğim tarifsiz duyguları kelimelere dökmekte yetersiz kalıyorum; beni bağışlayın lütfen!..

Ama eminim, Siz anlarsınız, bilirsiniz benim ve benim gibi aciz kullarınızın Size karşı beslediğimiz hisleri...

Öteki her şeyi anlayıp bildiğiniz gibi...

Nasıl yaşayıp neler yiyip içmemiz, hangi filmleri ve televizyonları izlememiz, hangi gazete ve kitapları okumamız, nasıl ve kaç çocuk doğurmamız gerektiğini falan bildiğiniz gibi...

Demiştiniz zaten Siz birkaç saat önce "Gezi Parkı boşaldı boşaldı; yoksa biz orayı boşaltmayı biliriz!" diye...

Biliyordunuz. Ve bildiğiniz gibi de yaptınız!..

Biz de biliyorduk Sizin bildiğinizi...

Bir emrinizle binlerce polisi harekete geçirebileceğinizi...

TOMA'larınızla, akreplerinizle, gaz bombalarınızla, tazyikli sularınızla oradaki insanları böcekler gibi dağıtabileceğinizi...

Resmî araçların ve silahların yardımıyla direnişin her metrekaresini saniyesinde boşaltıp etkisizleştirebilecek güçte olduğunuzu...

Yetmezse yasalarınızın ve hapishanelerinizin olduğunu...

Dahası "Yol ver gidelim, Taksim'i ezelim!" diyen on binlerce yandaşınızın yedekte beklediğini de biliyorduk...

"Boşaltmasını biliriz!" dediniz ve boşalttınız; Sizin her zaman sözünün eri ve güvenilir bir lider olduğunuzu...

Uluslararası komplocuların, yerli faiz lobisinin, marjinallerin ve çapulcuların "Büyük Oyun"unu bozacağınızı biliyorduk...

Bozdunuz! Karşınızda gördüğünüz her şeyi ve herkesi içine alan tabloyu kararlılıkla parçaladınız! Kimsenin gözünün yaşına bakmadınız!

Bravo Size!..

Yalnız belki bunca işinizin arasında gözden kaçırmış olabileceğiniz küçük bir ayrıntı var, haddim olmayarak onu Size hatırlatmama müsade buyurunuz lütfen Sayın Başbakanım:

Bazen zaferlerin içinde gizlenir yenilgiler...

Ve yenilgilerin içinde gizlidir nice zaferler...

 

Oya Baydar

Direniş meşruiyetini ve desteklerini yitirmemeli

Taksim Gezisi direnişini bugüne kadar yürekten desteklemiş, meşruiyetine inanmış geniş kesimler, sağduyunun egemen olmasını, parkın sembolik anlamda bir gözlemci-nöbetçi grubu bırakılarak boşaltılmasını, acilen normale dönme adımları atılmasını beklerken, Taksim Dayanışması adına yapılan sabahki açıklama hayal kırıklığı ve kaygılara yol açtı. Taksim’de günlerdir devlet şiddetine hedef olup kahramanca direnenler; ateşin, gazın ortasında olanlar, Gezi’de yepyeni bir yaşamın filizlerini yeşertenler yaşadıkları olağanüstü ortamın coşku ve heyecanı içinde çevre psikolojisinin farkında olmayabilirler: Son yirmi dört saatten bu yana direniş desteğini hızla kaybediyor. Bunu söyleyenleri uzlaşmacılıkla, pasifizmle, iktidara boyun eğmek, hatta yandaş olmakla suçlama gibi bilinen ucuz bir yola sapmak yerine direnişin destekçisi sağduyu sahiplerine ve halka kulak vermek gerekiyor. “İktidar meşruiyetini yitirmiştir” derken, “kimin gözünde?” diye sormazsak ve bu soruya doğru cevap vermezsek, meşruiyetini hızla yitirmekte olanın bu sonuna kadar haklı ve geldiği aşamada amacına büyük ölçüde ulaşmış direniş olduğunu anlayamayız. Toplumsal tarihimizde bir ilk olan böyle bir direnişin meşruiyetini yitirmesinden, ezilmesinden ve yeşeren umutların solup gitmesinden de sorumlu oluruz.

 

Doğan Akın

 

Gezi Parkı direnişi Erdoğan'ı beş noktada değiştirdi

Topçu Kışlası'nın tekrar inşasına ilişkin projenin Gezi Parkı içinde protesto edilmesi 27 Mayıs''ta başladı. Gerekçe, Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında kaldırım genişletme inşaatı için Gezi Parkı'ndan bazı ağaçların sökülmesi – kesilmesi işinin başlamasıydı. Bir başka deyişle, genişletilecek kaldırım için Elmadağ cephesinde Gezi Parkı'nın birkaç metre içine kepçelerle girilmişti. Bu hareketliliği, Topçu Kışlası inşaatının başladığı yolunda değerlendirenler de oldu.

Belediye, Gezi Parkı'nda eylemlerin başladığı 27 Mayıs'tan 30 Mayıs'a kadar geçen üç günde, bölgede ne yapmaya çalıştığını protestoculara anlatma zahmetine girmedi. “Geldikleri gibi giderler” diye düşünülmüş olmalı ki, mesele ciddiye alınmadı.

30 Mayıs Perşembe sabahı 05:00'te, dördüncü günün sabahına kadar hiçbir şiddet eğilimi göstermemiş barışçı bir protestoda bulunan Gezi Parkı'ndaki eylemcilere gaz bombalarıyla saldırıldı, çadırlar yakıldı. Gaz bombalarıyla saldırı; Gezi Parkı'na kışla yapılmasına yöneltilen itirazın, Türkiye'nin toplumsal protesto tarihine geçen bir direnişe evrilmesine neden oldu. KONDA Araştırma'nın Gezi Parkı'ndaki eylemcilerle yaptığı anket de bunu gösteriyor. Zira parktaki eylemcilerin yüzde 49,1'i polis şiddetini görünce, yüzde 14,2'si de Başbakan'ın açıklamaları üzerine protestoya katıldıklarını söylüyor.

'Hayata dönüş' gazeteciliği hortladı

Geldik 31 Mayıs Cuma'ya. İlk gaz bombardımanından sonra “geldikleri gibi gitmeyenler”e saatlerce gaz bombası, tazyikli su ve coplarla müdahaleye devam edildi. Ancak polis Taksim Meydanı ile Gezi Parkı'ndaki kitleleri  kontrol altına alamadı. Aynı gün basının karşısına çıkan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “kandırılmış, istismar edilmiş” bir kitleden söz ediyor, yanıbaşındaki İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da, gaz bombalarını “huzur ve güvenliği sağlama” gerekçesine dayandırıyordu. Malum, Türkiye bu “huzur” operasyonundan beri huzur görmedi!

Gaz bombalarıyla müdahale 1 Haziran Cumartesi sabahı saat 02:00 sularına kadar sürdü, ancak büyüyen tepkileri kontrol etmek mümkün olmayınca polis Taksim'den çekildi. Kadir Topbaş, 1 Haziran Cumartesi günü NTV'ye çıkacak, bir gün önce “kandırılmış, istismar edilmiş kitle” diye geçiştirmeye çalıştığı tepkiler nedeniyle, “bundan sonra İstanbul'daki projeleri İsbtanbullulara anlatma ve onlara sorma” sözü verecekti.

 

Çağnur Öztürk

 

Gezi Parkı direnişi, medya tanımı değişiminin de öncüsü

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Taksim Gezi Parkı'nda başlayan ve Türkiye'ye yayılan eylemlere ilişkin televizyonların yaptığı yayınlar ile ilgili cezalar verdi.

RTÜK üyelerinden Ak Partili üyeler gezi eylemlerini yayınlayan kanalların halkı galeyana getirecek yayın yaptıklarını öne sürerken, “kışkırtma” tartışması yaşandı. Ak Parti kontenjanından gelen üyeler, bu kanalları emniyetten polislerin topluca istifa ettiği, bir kişinin panzer altında kalarak yaşamını yitirdiği şeklinde gerçekdışı ve halkı kışkırtıcı haberler yaptığını savundular. Muhalefet kontenjanından gelen üyeler, bakanların, polis ve istihbaratın bu televizyon yayınlarından yararlandığını savunarak, “Maalesef Türk medyası sınıfta kaldı. Verilmesi gereken haberler verilmeyince halk sosyal medya ve yabancı basına yöneldi. Bu televizyonların öne çıkması bu nedenledir. Dolayısıyla yayınların içeriğinde yanlışlar olsa da böyle bir dönemde bu cezayı verilmesi kabul edilemez” diye konuştular.

Ancak tartışmaların sonucunda ne oldu üye sayısı fazla olan parti kazandı. Ve de Halk TV, Ulusal TV, Cem TV ve Em Tv'ye 3’e karşı 5 oyla ceza verilmesi kararı alındı.

RTÜK, üyelerini Meclis seçiyor. Meclis’te temsil edilen siyasal partilerin çoğunluğuna göre partiler adaylarını belirliyor. İktidar partisi olduğu için RTÜK’te AKP çoğunlukta. Üyelik süresi iki yıl ama, partiler o kişiyi yeniden aday göstererek, o üyenin süresini uzatabiliyor. RTÜK’te CHP iki, MHP tek üyeyle temsil ediliyor.

Hatta bir ay önce, üyelik süresi dolacak üç isim için mecliste tekrar bir oylama yapıldı.

RTÜK’ün bu cezaları vermesindeki gerekçe halkı galeyana getirmeleri... RTÜK ve RTÜK’ün kararları en çok yazdığım konulardan biri. Dolayısıyla burada da ilginç noktalar mevcut. Ne zamandan beri halkın haber alma özgürlüğünün adı halkı galeyana getirmek oldu? Çok merak ediyorum.