Kart alamayacaklar nasıl banka aldı?

Kart alamayacaklar nasıl banka aldı?

Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu Başkanı Ahmet Ertürk, söyleşisinde kredi kartı alamayacak adamların zamanında nasıl banka sahibi olduğunu böyle anlattı.

Ahmet Bey, tortulardan başlayalım isterseniz. Kara kaplı defterde ismi yazılı, sizi uğraştıran kimler var? Kamuoyu bilsin bunları. Bir de en son tartışmalarla ne oluyor, ne bitiyor?

Banka boşaltmaların esas sebebi mevduat garantisiydi

Beş yılı aşkın süredir burada görev yapıyoruz. Benim görev sürem aynı zamanda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)'nun bağımsız bir kuruluş olarak çalışmaya başladığı süreyi kapsıyor. TMSF, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK)'ndan ayrı, bağımsız çalışan bir kurum haline geldikten sonra beş yıl geçti. Kurum, iki ayrı fonksiyonu yerine getirmeye gayret etti. Birincisi asli fonksiyon, mevduatın sigortalanması ile ilgili işler. Uzun yıllar bu işin önemi toplumda kavranmadı. Aslına bakacak olursak Türkiye'nin geçmişte yaşadığı krizlerden bir tanesi 'mevduat sigortası' meselesi idi. Son iki yılda yaşanan küresel krizde mevduat sigortası çok öne çıktı. Olumlu olumsuz önemli rol oynadı. Birçok ülke, krizle mücadele paketlerinin ilk tedbiri olarak mevduat sigortası ile ilgili düzenleme yaptı.

Bizde bir dönem mevduat garantisinin yüksek olması birtakım istismarlara da kapı araladı mı diyorsunuz?

5 Nisan 1994 krizinden sonra başlayan panikle üç banka iflas etti. Genel güvensizlik duygusu oluştu. Bu güveni tekrar tahsis için mevduat sigortası getirildi. Bu, uluslararası platformlarda başvurulan tedbirlerden biridir. Ancak bu tedbir alınırken bunun artılarıyla beraber eksilerinin de değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye'de sisteme zararları pek dikkate alınmadı. Tedbir uzun süre yürürlükte kalırsa zararlar da artıyor. Bu neye sebep oldu? Mesela normal şartlarda bankalar veremeyecekleri yüksek faizlerle mevduat toplamaya başladı. Bu durumda kimse hesap yapmadı. Çünkü banka ödeyemezse devlet ödeyecekti. 1994'te başlayıp 2003'e kadar devam eden bankacılık batıklarının önemli sebeplerinden biri bu oldu. Aslında yüzde 100 garanti verip sıkı bir denetim kuruyorsanız onun olumsuz etkilerini kontrol edebilirsiniz. Türkiye'de bu da yapılmadığı için olumsuz etkiler çok daha şiddetli yaşandı.

O zaman bizim bu yaşadığımız, bankacılığı çok iyi yapamamakla ilgili değil. Sizin bir verdiğiniz rakamla 47 milyar, faiz yüküyle 70-80 milyarın millete faturası planlı soygun olduğunu gösteriyor. Denetimi ihmal ediyorsunuz, mevduata sınırsız garanti veriyorsunuz, lisansı da yol geçen hanına çeviriyorsunuz. Bugün lisans vermiyor BDDK ama o gün veriyordu. Tarihi aydınlatmak adına, siz TMSF başkanı olarak milletin o dönem için nasıl bir değerlendirme yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu, planlı soygun mu?

Parası olan herkes bankacılık sistemine giremez. Bu, bütün dünyada sıkı bir denetim mekanizmasına tabi. Mevduat garantisi olan bir sistemde bu girişlerin daha da sıkı olması lazım. Sadece finansal güç yönünden değil, ahlakî değerler yönünden de. Bunlar Türkiye'nin geçmişinde hiç yoktu. Ahlakî değerlerle finans nasıl bir arada olur, bu bile anlaşılamıyordu. Bunun bedelini Türkiye çok ağır ödedi.

Kredi kartı alamayacak adamlar banka sahibi oldu

Normal şartlarda bırakın bankacı olmayı, kredi bile alamayacak olanlar, kredi kartı bile alamayacak olanlar banka sahibi oldu. Banka kaynağının gerek kendi şirketlerine veya kendi şahsî servetlerine aktarılmasından tutun, hiç hesaba kitaba gelmeyen lüks harcamalara kadar ya da altından kalkılamayacak yüksek faizlere kadar birçok konuda hesapsız kitapsız davranıldı. Bu, yanlış hareket değil, planlı bir hareketti.

Finans devlerinin batıyor olması, bizim hatalarımızın normal olduğunu göstermez

Dünyada sayısız finansal şirket sıkıntıya girdi, kamulaştırıldı. Bu, bize şu rahtlığı vermesin: Bizde yaşananlar normaldi, dünyada da bunlar yaşanıyor. Ve en gelişmiş ekonomiler bile yaşıyor. Burada iki şeyi birbirinden ayırmak lazım; finansal risk alma sonucu sıkıntıya girmekle, planlı bir banka boşaltma operasyonu ile bankayı sıkıntıya sokmak farklı şeyler. Dünyada aşırı risk alma ve risk yönetimini iyi yapamama daha yaygın. Tabii bunda toplum maliyeti yüksekse müeyyideler olmalı. Ama burada en azından daha masum, daha teknik daha yönetsel bir sorun var. Diğerinde ahlakî sorun topluma karşı işlenmiş suç söz konusu. Mesela krizin gerekçeleri tartışılırken yöneticilerin kârlılığı artırma adına oradan prim, kâr payı alma amacıyla fiktif kârlar üretme, kâğıt üzerinde, aşırı yüksek oranlı kâr dağıtımlarının prim ödemelerinin masaya yatırıldığını görüyoruz. Denetim mekanizmalarının, not verme, reyting şirketlerinin birçok platformda tartışıldığını görüyoruz.

Bazen finans ve ekonomi yöneticileri musibetlere ihtiyaç duyuyorlar. Aksi takdirde kendiliklerinden harekete geçip eksiklileri görme, onları giderecek mekanizmalar kurma iradesi gösteremiyorlar. Bunun bir sebebi, sıkıntıya girmiyorsanız her şeyin iyi gittiğini zannediyorsunuz. Bir diğer sebep ise aksak işleyen sistem görünürde de olsa büyük kârlar ve yüksek şirket bilançoları üretiyor. Bu da insanları yanıltıyor: 'Çok kârlı, demek ki çok iyi işler yapıyoruz.' Zehirli varlıklar dolayısıyla bilançolarda yüksek kârların ortaya çıkması 'bunlar ne kadar sağlıklı, risk değerlemesi nedir?' gibi konularda banka yöneticilerinin düşünmesine engel oldu.

Dünyanın krizine bahane bulunabilir, ama Türkiye'ninkinde suçlular bulunmalı

Ekonomideki hiçbir kriz sebepsiz değildir. Mutlaka bazı hatalar ve başarısızlıklar yüzündendir. Ta mortgage kredilerinde bir sürü hata yapıldığını görüyoruz. Yine ondan önce, faiz oranlarının aşırı yükseltilip düşürülmesinin önemli rol oynadığını görüyoruz. Bizim hatalarımız daha kabaydı, daha görünürdü ve daha kasıtlıydı. O yüzden bizim hataları teşhis etmek daha kolaydı. Tabii bu hatalara göz yumanın sorumluluğu da daha ağır olmalı. Dünyadaki krize mazeretler bulabilirsiniz, ancak Türkiye'deki krizin o tür mazeretlerle geçiştirilmesi hiçbir zaman mümkün değil. O günkü zarar, küresel krizin zararından çok daha fazlaydı. Neredeyse GSMH'nin yüzde 10'larına yakın bedel oldu. Bankacılık sisteminin yüzde 25'i çöktü. Bütün bunlar Türkiye'deki krizin vahametini gösteriyor. Bugünkü küresel krizden hiç etkilenmemiş olmamız, o gün hata yapanın bedelini ödeyeceğinin gösterilmiş olmasındandır. İki şekilde ödenmiyordu geçmişte; ya hukuk mekanizması ve yasalar yetersizdi, ya hata yapanlar sistemde yaşatılmaya devam ediyordu. Bunlara malî bedelleri ödetmekle beraber, hukukun önünde utandırılmalı. Bankaların içini boşaltanları Türk hukuk sistemi etkin bir şekilde cezalandırdı, dünyaya bile örnek olacak düzeyde.

Bankacılardaki kredi musluklarını kısma, kredilerini geri çağırma korkusu buradan mı kaynaklanıyor? Kredi batık olursa bizim de yükümlülüklerimiz artar diye mi düşünüyorlar? Bankacılıkta zimmet suçu var biliyorsunuz...

Biraz oradaki amaçta, ifade tarzı da her türlü kredinin zimmet sayılmasını öngörmüyor. Bankacıların bunun böyle yorumlanacağına dair korkusu var. O yüzden bu ifade tarzını açıklığa kavuşturmayı talep ediyorlar. Tabii kriz döneminde bu olay daha da önem kazandı. Bankacılar şimdi bunu sebeplerden bir tanesi olarak öne çıkarmayı tercih ediyor. Toplumda neden kredi verilmiyor, neden bankalar bunu yavaşlattı gibi bir suçlamadan kaçınmak için üzerinde durmaya başladılar. Ayrıca mahkemelerin aleyhte içtihat yapabilecekleri korkusu var. O korkuya hak veriyoruz. Öncelikle banka otoritesinin bu işe nasıl baktığı önemli, daha sonra da yargı organlarının değerlendirmesi. Kredilerin daraldığı bir ortamda bunların teşvik edilmesi isteniyorsa bankacıların bu tereddütlerinin giderilmesinde fayda var, bankanın kaynaklarının istismar edilmemesi kaydıyla.

Mevcut kanunda değişiklik için Meclis'te bir tasarı var. Bankacıların da 'zimmet tanımını ya açın ya da kaldırın' talebi var. Bir de Bakanlar Kurulu'nun mevduata garantinin sınırı ile ilgili yetkisi var. Şu ana kadar hükümet bunu kullanmadı. Şimdi sizin sözlerinizden şunu anlıyoruz: Aslında Türkiye'nin gelişmelere paralel mevduata sınırsız garantiyi getirmemesi sanki ülkenin lehine oldu. Hükümetin yüzde yüz garanti vermesi acelecilik mi olurdu? O dönemde sizinle de görüş alışverişinde bulunulmuştur. Siz buna karşıydınız.

Mevduata sınırsız garantiyi lüzumlu görmedik

Mevduat garantisinin gerekli olmadığını söylemiştik, panik haliyle karar alınarak. Dünyada kriz dalgalı bir süreç izledi. Bu süre içinde TMSF ve BDDK süreci dikkatle takip etti, 'tedbir almayı gerektiren durum var mı?' diye. O dönemde mevduat sigorta payıyla oynamayı gerektiren bir tedbir alma ihtiyacı doğmadı. Mevcut sistemin devamı yönünde tercih kullanıldı. Şu an zaten piyasalar duruldu. Gelişmeler haklı çıkardı. 2004'ten beri devam eden 50 bin liraya kadarlık garanti devam ediyor.

Lisanslar konusunda ne düşünüyorsunuz? Yeniden bir lisans tartışması başladı. BDDK'nın önünde bekleyen müracaatlar var. Burada iki görüş var. Pazarın büyüklüğü açısından mevcut sistem yeterlidir. Hatta ikinci bir konsolidasyon dalgası olacaktır. Büyüklerin küçükleri topladığı ortam, belki kriz bunu öteledi biraz. Bir de Türkiye bankacılık açısından gelecek vaat ediyor, hane halkının borçların millî gelire oranı açısından Avrupa bankalarıyla aramızda uçurum var. Burada lisans verelim ki sermayemiz güçlensin diyenler var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Yeni bankalar için lisans verme tartışmasının zamanı değil

Bu konunun normal zamanlarda, sorun yaşanmayan şartlarda tartışılması daha sağlıklı olur. O zamanlarda bir müteşebbisin banka sahibi olmak talebi de doğru değerlendirilebilir. Ancak şu ortamın konuyu tartışmak için uygun olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar BDDK yeni lisans verme konusunda titizlik yapmışa şu ortamda bu kararını değiştirmesini gerektiren hiçbir yenilik yok. Tam tersi, sektör daralması, ekonomik yavaşlamalar bankacılık sektörünün de benzer gelişmeler içinde olması gerektiğini gösteriyor. Bankacılık sektörünün adet olarak büyümesi yerine, başka yollarla krizle baş etme gücüne sahip yollar araması şart. Küresel sistemin parçası olarak Türkiye'de de bu eğilimin olması gerekir. Şu ortamda yeni lisans tartışması yapmak bana fantezi gibi geliyor. Piyasalar rutine oturduktan sonra tartışılabilir. Asıl otoritede BDDK'dır.

Kriz tahsilat sürecinizi nasıl etkiledi? Daha önce protokole bağladığınız tahsilatlarınızda bir aksamaya yol açtı mı? Hangi gruplarda sıkıntı çekiyorsunuz?

Kriz tahsilât sürecini sekteye uğrattı, üç grubun satışı durdu

Krizin başlangıç dönemlerinde, bazı borçluların piyasada değeri olan varlıklarını satmak amacıyla neredeyse olumlu sonuca yaklaşmış görüşmeler aksamaya, akamete uğradı. Şu anda en az üç grupla ilgili yaptığımız ve iki tanesinde sona yaklaştığımız, birinde de normal bir incelemenin olumlu devam ettiği aşamada krizle akamete uğradı. Zeytinoğlu grubu, Aksoy Grup'un İktisat Bankası'nda sona yaklaşılmıştı. İktisat Bankası'nın devri konusunda bir yabancı firmayla anlaşmak üzereyken kriz gelince şartlarını değiştirmek istediler, bu şartlar da bize uygun değildi. Zeytinoğlu grubunda da özellikle inşaatta bir yabancıyla ortaklık söz konusuydu. Çağlar grubunda da olumlu giden süreç noktalandı.

Şu an itibarıyla Zeytinoğlu İnşaat'ta yönetimi devraldık. Bizim rakamlarımız şu anda moral bozucu olabilir, müsaadenizle söylemeyeyim. Burada piyasalardaki olumsuz gelişmelerden dolayı böyle bir sonuç ortaya çıktı, yoksa kendileri iyi niyetli bir borçlu. Bugüne kadarki ilişkilerimizde sorun yaşamadık. Ancak sektörel sıkıntılar, yükümlülüklerini yerine getirmelerine mani oldu. Bu durumda şirketlerin değerinin düşmesini engellemek ve şirketi ayakta tutmak görevimiz var. Çünkü orada asıl zararlı çıkan biz olacaktık. Şimdilerde piyasada olumlu trend başladığı için o bize yansıdı. Krizden dolayı kendilerine bakma durumunu kaybetmişti. Şimdi toparlıyorlar.

Erol Aksoy'da durum nedir? Kendisine 'Garp kurnazı' demiştiniz. Halis Toprak, Şark kurnazı; o, Garp kurnazı...

O ibareyi 'Şark kurnazı'na istinaden söylemiştik. Bazı farklılıklar var bir Şarklı ile Garplı arasında. Erol Aksoy'la ilgili maalesef yakın zamanda bir çözüm görünmüyor. Aksoy'un varlıkları şu an TMSF'nin atadığı yöneticiler tarafından yönetiliyor. Cine5, medya grubu, Plato veri dağıtım şirketi, bunlar aktif olan şirketler. Bazı finansal şirketleri vardı, leasing, faktoring şirketleri. Onlar da hem kriz hem de vergi düzenlemelerinde yapılan değişiklikler yüzünden satılamaz hale geldi. KDV'deki değişiklik yüzünden piyasa değerlerini kaybetti. 10'a yakın leasing ve faktoring şirketi sattık. O ara KDV uygulaması değişti, sonra kriz patladı. Dolayısıyla Aksoy'un o şirketlerinin piyasa değeri yok.

Elinizdeki en kıymetli varlık şu anda nedir? Bir dönem atv-Sabah'tı, bir dönem Telsim'di. Bir dönem çimento fabrikalarıydı Uzanlar'ın mesela. Şimdi krizin geçtiğini, işlerin toparlandığını düşünelim. Var mı elinizde herkesin üzerine titreyeceği?

Cine5, en değerli marka

Hepsi bizim için değerli. Çeşitli sektörlerde şirketler yönetiyoruz. Olay medya grubu, Cine5 grubu. Mesela Cine5'in hâlâ marka değeri olduğunu görüyoruz. Bugün iyi bir film yayınlandığında arka arkaya birkaç gün çok hızlı biçimde reytinglerine yansıyor. Cine5'i, bu kadar hızlı cevap veren bir kanal olması yüzünden önemsiyoruz.

TMSF'nin atadığı yönetimler şirketlerin kendi yönetimlerinden daha başarılı. Sizin yönetimi devraldığınız şirketlerin başarılı sonuçlar aldığı biliniyor. Özel bir formül var mı? Sizin arkadaşlar bunu nasıl başarıyor?

Yönetimlerimizin başarılı olmasının iki sebebi var. Birincisi, maliyet kontrolünü ciddiye alıyoruz. Özellikle bu şirketlerin bu konuda zayıf olduğunu bildiğimiz için ciddi maliyet yönetimi uyguluyoruz. İkincisi, dürüst ve basiretli yönetim atıyoruz. Bunlar aslında bilinmez işler değil. Biraz özveri ve disiplin, biraz bilgi ve tecrübe, biraz da samimiyet bir araya geldi mi o şirketler ivme kazanmaya başlıyor. Bizde de hep öyle oldu. Bizim devralıp da daha kötüye giden bir işimiz yok.

Bir malı satmanın zamanı çok önemli. Tabii hemen satmak zorundaysanız fiyatla oynayarak her zaman satarsınız. Biz piyasa şartlarını çok iyi gözledik. Ekonominin parlak olduğu dönemlerde önemli satışlar gerçekleştirdik. Mesela satışlar bugüne kalsaydı, onların ne kadar değer kaybedeceğini herkes görüyor. Bir Star TV'yi 300 milyon dolara sattık. Bunun bir sebebi de şu bizim satış modelimiz alıcıya güven veren bir model. Hiçbir muhtemel sorunla onu karşı karşıya bırakmayan, bütün sorunları temizlemiş bir şekilde sattığımız için bu fiyata olumlu bir şekilde yansıyor. Tabii burada bazı mühendislikler de yapıyoruz. Bazı dönemlerde fiyatlar uygun olmadığında yasal imkânımızı kullanıyoruz. Ya daha sonra iyi bir fiyata satmak imkânı kazanmak adına kendimiz girip onu alıyoruz ya da gerçekten uygun fiyat çıkmadıysa onu onaylamıyoruz, yeniden ihaleye çıkarmak üzere iptal ediyoruz. Bunlardan hep yarar sağladık. Mesela kendimizin girip aldığımız ve sonra iki misli fiyata sattığımız yerler oldu. Özellikle gayrimenkullerde çok yapıyoruz. Yakınımızdaki Uzanlar'a ait bir arsayı 23 milyon liraya aldık, 6 ay sonra 46 milyon liraya sattık. O dönemde hatta eleştirildik.

İhalede sizden biri mi oluyor? Nasıl takip ediyorsunuz?

Biz ihaleleri izliyoruz, önceden de karar alıyoruz. Bir arkadaşımıza yetki veriyoruz. Diyoruz ki; şu fiyata kadar girelim, şu rakama kadar da artıralım. Arkadaşlarımız da o yetki içerisinde hareket ediyor. Piyasada zaten o rakamın üzerine çıkarsa katılımcılar tabii bizim girip almamızın bir anlamı yok. Tamamen kamu menfaatine uygun olsun diye bize getirilmiş bir imkân bu. Uzan yalısında da aynı şey oldu. Tabii daha önce tapusu bizde değildi. Biz girip aldık. Dava açıldı bize, kazandık. Hukukî süreç tamamen lehimize sonuçlandıktan sonra biz sorunları hallettik. Mülkün hukukî sorunlardan arındırılmış olması fiyatını artırıyor.

Halis Toprak, size dava mı açtı?

Halis Toprak, ülke değerine gösterdiğimiz hassasiyeti istismar etti

Halis Toprak, bize ihalenin feshi için dava açtı. O davadan dolayı biz malı alan kişiye devredemiyoruz. Bedelini alıyoruz ama devredemiyoruz. Bu da diğerinden neden daha ucuza gittiğinin cevaplarından biridir. Bir diğer sebep de kendi malı hakkında sürekli aleyhte propaganda yapan birinin malının iyi fiyata satılması mümkün değil. Biz grubun sanayi ve istihdam kabiliyeti için hassas davrandık. Kapasitelerine zarar vermemek için dikkatli olduk. O şirketlerin yönetimlerine müdahale etmedik. Ama biz şunu istedik: Bize, TMSF'ye borcunuz var, kullanmadığınız işinize yaramayan varlıklarınızı satın. Dört sene, beş sene bunları söyledik. Üstelik de satmak için iyi bir dönemdi. Borcunuzu ödeyin ya da işletmelerinize işletme sermayesi yapın. Ama hep dirençle karşılaştık. Bazı araçları kullanarak hep kaçındı bundan.

O davadan dolayı siz başkasına devredemiyorsunuz.

Toprak ağasından sanayici olmaz, Türk sanayisi zarar görür

Şimdi ben size iki insan profili çizmek istiyorum. Bir tanesi sanayici, diğeri toprak ağası. Sanayici bir tarafta tesisleri varsa, bir tarafta da kullanmadığı varlıkları varsa, normal şartlar altında o gayrimenkullerini satar; paraya çevirir ve sanayi tesislerini ayakta tutmaya çalışır. Diğer profil ise sanayi tesislerini kapatır, işçilerinin parası ödemeden sokağa atar; ama o varlıklarını elinde tutmak için her türlü çabayı da gösterir. Köy ağası mantığıyla sanayicilik yapılmaya kalkışılırsa, bundan hem Türk sanayi zarar görür, hem orada çalışanlar hem de alacaklılar zarar görür. Bunların biri iyi diğeri kötü anlamında söylemiyorum; ama siz toprak ağası zihniyetiyle sanayicilik yapamazsınız. Bu durumda biz böyle bir durumla karşı karşıyayız. Tabii bu durum bizim çözüm bulabileceğimiz bir şey değil. Biz burada kamu alacağını tahsil etmek amacıyla çalışıyoruz.

Kimse ince taktiklerle TMSF'yi yıldırarak borçlarından kurtulamaz

Bazı insanlar toplumda şöyle bir izlenim oluşturmaya çalışıyor: TMSF'yi yıldırarak, gözünü korkutarak vazgeçirmeye çalışıyorlar. Bu girişimlerin amacı tamamen buydu. Kamuoyunda fona yönelik ilanlarla, basın duyurularıyla karalamaya yönelik, işçileri bizim aleyhimize hatta belli bir bölgenin halkını, Güneydoğu'daki insanları bizim aleyhimize çevirmeye çalışıyorlar. Bunlar borç ödememeye yönelik ince taktiklerdir. Bu taktiklerin kötü örnek olmaması, bunların insanlara bir umut vermemesi için biz orada çok sıkı durduk. Her türlü yasal imkânı kullandık. Deniliyor ki Halis Toprak'ın evinde eşyalarının haczedilmesi bir rahatsızlığa sebep oldu. Onun sebebi borcunu ödememek için direnen ve bu sebeple gayrimeşru yollara sapan borçlulara karşı elimizdeki yasal imkânları kullanma sorumluluğumuzun gereğiydi. 'Fona karşı bir parça direnirseniz bu işten kurtulursunuz' havası verilmemesi lazım. Biz de elimizdeki yasal yetkileri sonuna kadar kullanırız. Bunu kamu adına yapıyoruz. Hiç kimseye, hiçbir aileye, hiçbir borçluya kişisel husumetimiz olamaz. Hepsini burada tanıdık. Hiçbir borçluyla daha önceden şahsî bir tanışıklığımız yoktu.

Halis Toprak, Başbakan'a kadar mektup yazdı. Döndü mü Başbakan size? Ankara'dan size 'bir yanlışlık mı var' uyarısı geldi mi?

Bizden alacaklı olduğunu iddia eden bir borçluyla yüz yüze görüşmeyiz

Halis Toprak ile bu süreçte defalarca görüştük, ancak şu gazete ilanlarından beri hiç yüz yüze gelmedik. Açıkçası biz de yüz yüze gelmek istemiyoruz; çünkü yüz yüze gelmek, bize bir çözüm üretmeyecek. Bizden alacaklı olduğunu iddia eden birisiyle bizim aynı masaya oturmamız mümkün değil. Başbakan'a kadar mektup yazması, borçlarını ödememek için bir taktikti zaten. 4-5 sene önce 'Acaba bir haksızlık mı yapılıyor?' diye bir tereddüt doğuyordu; ama şimdi o mektupların içeriğine bakan insanlar bir yanlışlık olduğunu fark ediyorlar ve o yanlışlığın bizimle değil, karşı tarafla ilgisi olduğunu anlıyorlar. Çünkü en son yazdığı bir yazıda bizden yaklaşık 400 milyon dolar alacaklı olduğunu belirtiyordu. Bizdeki belgelere göre 132 milyon dolar borçlu. Borcun büyük bölümünü tahsil ettik. Bunu çok zor ve zahmetli yollarla tahsil ettik ama neticede tahsil ettik. Borç, az bir meblağa düştü. Bu konuda biz Halis Bey'e vade vermeye de hazırız. Hatta bazı gayrimenkullerinin satışından gelen peşin ödemeye karşı da ciddi indirimler yaptık. Diğerlerine yaptığımız gibi peşin ödeme iskontosu uyguladık. Borç kolaylıkla ödenebilir bir duruma geldi. Ama bir kişi borçlu olduğunu kabul etmeyip tersine alacaklı olduğunu iddia ediyorsa orada yapacak bir şey yok. Şirketlerinin yönetimine girmedik ama hacizlerimiz, ipoteklerimiz var. Teminatlarımız güçlü; ama yönetime girmedik. Bunun sebebi, bize bir fayda sağlamayacak olması. Biz yine gayrimenkullerini satmaya da devam edeceğiz.

Cavit Çağlar'da son durum nedir?

Tekstil şirketi dışında Cavit Çağlar'ın şirketlerinin yönetimi bizde

Çağlar'ın bazı şirketlerinin yönetimi bize geçti: Enerji, medya ve inşaat. İnşaatta ciddi bir proje üretiyoruz. Tekstil şirketlerinin yönetimini fayda görmediğimiz için almadık. Bir şirketin yönetimine girip girmemeye karar verirken belirli bir amaç güdüyoruz. Yasanın bize verdiği görev şudur: Eğer fon alacakların tahsilinde yarar görürse o şirketi devralır. Finansal sıkıntı içerisinde olan, borç ödeme kapasitesi olmayan şirketlerin yönetimine girmenin bize faydası olmaz, zararı olur. O şirketlere kaynak aktarmak gibi yükümlülüklerimiz doğabilir. Daha da değer kaybetme riskiyle karşılaşabiliriz. O yüzden biz finansal sıkıntısı olsa bile sıkıntı giderildiğinde borç ödeme kapasitesi olan firmalara giriyoruz. Bazen bizi bu tür şirketlere girmeye zorluyorlar. Bu tür şirketlere girmek bizim için fantezidir ve bunun bedelini de toplum öder. Gerek bankalara gerekse işçilere borçlarını üzerimize yıkmaya çalışıyorlar.

Fonu yıldırmaya yönelik taktiklere gülüyoruz

Bazen şu iddiayla karşılaşıyoruz: Sanki şirketi biz devralmışız, biz kapatmışız. Biz hem işçilere, hem sendikalara durumu anlatıyoruz. Bizim sadece o şirketlerin üzerinde ipoteklerimiz, teminatlarımız var. Bu da o şirketlerin çalışmasına engel değil. Sadece ileride satılırsa onun bedelini almamıza imkân sağlıyor. Bunlar fonu yıldırmaya yönelik taktikler. Bunlara gülüyoruz. Bu kurnazlıklar bizi düşündürmekten çok güldürüyor. Bu işlerde geçer akçe kurnazlık değil, samimi olmaktır.

Peki, iyi örnekler yok mu? Böyle defterlerini kapadığınız borçluları söyleyelim örnek olsun kamuoyuna.

Borcuna sadık örnekleri de unutmamak gerekir

Pamukbank, Yaşarbank, Demirbank, Kentbank gibi şirketler borçlarını tamamen kapattı. Doğrusu, bize olan borçlarını değil, bu ülkeye olan borçlarını kapattılar. Biz bunların dosyalarını 2 milyar dolar üzerinde gelir elde ederek kapattık.

Yani, bu ülkeye olan borçlarını ödediler... İnterbank sizin rutin incelemeleriniz sırasında mı çıktı ortaya?

Ancak İnterbank, Pamukbank'tan ayrı bir banka ve İnterbank'ın muvazaalı satışından dolayı biz orada hem alıcıya hem de satıcıya rücu ettik. Bu borcun olduğu zaten biliniyordu, ayrıca rutin incelemelerde de ortaya çıktı. Biz burada önce Cavit Çağlar'dan tahsilâtı yapmaya çalıştık. Oradan bunu tahsil edemeyeceğimiz anlaşılınca Mehmet Emin Karamehmet'e rücu ettik. Her ikisine de aynı anda öncelik sırası gözetmeden rücu etme hakkımız var. Biz orada 'Bu borcu kabul etmenizi talep ediyoruz. Kabul etmezseniz yasal hakkımız var' dedik. Bu da cebri tahsil yetkisidir. 'Sizin de yargıya gitme hakkınız var. Siz yargıya gitme hakkınızı kullanıyorsanız buyurun kullanın. Biz kimseyi yargıya gitmekten men edemeyiz.' Ama şunu da söylüyoruz: Siz yargıya gitme hakkınızı kullanırsanız, biz de yasal takip süreçlerini yargı bize dur deyinceye kadar devam ettiririz. Şimdi bunu bir tehdit olarak algılamak nasıl bir mantıktır? Tehdit dedikleri de budur. Yasal yetkilerimizi kullanmak tehdit değil, tersine bir görevdir. Kamu görevi yapan bir kurumu yanlış bilgilerle suçlarsanız haksızlık yapmış olursunuz. Burada 398 milyon dolarlık bir protokol yaptık. Daha önceki faizin yüksek olduğu iddialarının bir kısmını haklı bulduk. 530 milyon dolar olan borcu 398 milyona çektik. Ama bize "Siz yasal yetkilerinizi kullanmayın. Biz mahkemeye gidelim, kazanıp gelelim." derlerse bu, kurnazlıktır, bizde bunu yutacak göz yok. Bu şu demektir: Ringe çıkan iki boksörden birini bağlıyorsunuz. 'Önce ben seni döveceğim.' Diğeri de kendini savunmaya çalışıyorsa bunu da tehdit diyorsunuz.

Hatta mahkemeye gidilip elinizden alınan Demirel ve Evcil grubu şirketleri var.

Borçlularla ilişkimizi kişiselleştirseydik çok farklı bir tablo olurdu

Aslında İnterbank meselesinde anlaşma sağlandı ve imzalar da atıldı. Buna rağmen bu açıklamaların yapılması bizi üzüyor. Bu ifadeler için suç duyurusunda bulunmayı düşünüyoruz. Bir kısım hisse senedi ve bir kısım teminatlar aldık alacaklar için. Kendi yaptıkları hataları bize fatura etmelerini kabul etmiyoruz. Bunu sadece Karamehmet bağlamında söylemiyorum. Bütün borçlular için geçerli. Hiçbir başarısızlık sebepsiz değildir. Sizin eğer çoğunluğuna sahip olduğunuz bir şirkette hisseniz azınlığa düşmüşse burada kendiniz dışındakileri suçlamakla sadece kendinizi rahatlatırsınız. Ama bu, sizin ileride başka hatalar yapmanıza sebep olur. İnanın biz bu insanların şirketlerinin geleceklerini kendilerinden daha fazla düşünüyoruz. Düşünmeseydik bugün daha farklı bir tablo ortaya çıkmış olurdu. Onun ne olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Tehdit, ağır bir suçlama. Buna karşı yasal haklarımızı kullanacağız. Yine de bunları işimizle karıştırmadık. Borçlular bize kişisel olarak saldırıyor diye hiçbir zaman tavır içine girmedik. Buna da şöyle örnek vereyim: Mehmet Emin Bey neredeyse bir senedir bize gelmiyor. Müzakerelerde ortada görünmüyor. Bunun da bir protesto tavrı olduğunu biliyoruz. Buna rağmen onun temsilcileriyle bu görüşmeleri yaptık ve olumlu bir şekilde de sonuçlandırdık. Eğer biz burada kişisel meselelere takılsaydık farklı davranmış olurduk.

Uzanlar'ın tahkimde açtığı dava var. Siz de dolaylı yönden dahilsiniz. Kaybedebilir mi o davayı Türkiye?

Zannetmiyorum. Orada Enerji Bakanlığı elinden geleni yapıyor. Biz de Enerji Bakanlığı'na bilgi ve belge vermek konusunda elimizden geleni yapıyoruz. Hatta birçok gruptan bizim üzerimizden belge temin ediyorlar.

Uzanlar'dan alacaklarınızın tamamını tahsil ettiniz mi?

Uzanlar'dan alacaklarımız bitmedi. Sattığımız mallardan elde ettiğimiz gelirlerin öncelikli yasal hakkı olan diğer alacaklılara ödedik. Bunların ikisi Motorola ve Nokia. Bu iki firmaya 1 milyar 200 milyon dolar ödeme gerçekleştirdik. Bu ödemeleri yapmamız bizi çok daha büyük ödemeler yapmaktan korudu. Telsim'i satabilmemiz için bunu yapmak zorundaydık. Daha sonra en büyük ödemeyi yaptığımız yer Maliye Bakanlığı. Hatta büyüklük olarak birinci sırada Maliye, ikinci sırada Hazine Müsteşarlığı var. Özellikle Hazine Müsteşarlığı'na Telsim'den ödenmemiş zorunluluklarını, Telsim'in satışından ödedik. Hazine payları ve diğer yükümlülükleri. Üçüncü sırada Motorola ve Nokia ile bazı kamu kurumları var. Diğer alacaklılara ödemeleri yaptıktan sonra elimizde kalan çok sembolik rakamlara indi. Biz inanın Maliye için tahsil memuru gibi çalıştık. Diğer kamu kurumlarının tahsil ajanları gibi çalıştık. Bundan da hiçbir zaman gocunmadık. Maliye'nin 2006 yılında elde ettiği gelirlerde bizim payımız vardır. Bu sebeplerle Uzanlar'ın bize hâlâ ciddi borçları var. Tabii faizler de çalışmaya, işlemeye devam ediyor. Şu an bizde birkaç gayrimenkul dışında kalan varlığı yok.

Lehman'da son durum nedir? Varlık satışı meselesi nasıl sonuçlandı?

Lehman'ın batması bize yaradı

Lehman'ın batması dolayısıyla bizim burada onlarla yaptığımız sözleşmede birtakım pürüzler ortaya çıktı. O da ortaklardan birinin iflas etmesi, sözleşmenin bozulma sebebiydi. Öncelikle Lehman kendi hissesini diğer ortak olan FIBA grubuna satmak için girişimlerde bulundu. Ama bunun, sözleşme gereği bizim onayımızdan geçmesi gerekiyordu. O noktada biz, aynı hisseyi aynı şartlarda satın alma talebinde bulunduk ve Lehman'da kayyum heyeti bunu kabul etti. Şartlarda anlaştık. Şu anda prensip olarak yüzde 75 hisseyi biz satın alıyoruz. Yani RCT'nin yapısı, yüzde 75 hissedar TMSF, yüzde 25 de FIBA gurubu olarak değişecek.

Biz bütün satışa konu olan dosyalarımızı RCT'ye teslim ettik. RCT bünyesinde farklı şirketler tarafından tahsil ediliyor. O şirkette biz hâkim hissedar durumuna gelmiş oluyoruz. Bu durumda iki gelir kaynağımız olacak. Birincisi, tahsilâttan yüzde 43 pay almaya devam edeceğiz. İkincisi de şirketin hissedarı olarak da ayrıca kârdan pay alacağız. Orada 950 milyon dolar civarında bir satış yapmıştık. Onların 250 milyon dolarlık kısmı bugüne kadar tahsil edildi ki bu, önemi bir oran. Hisselerin büyük bir kısmı bize geçtikten sonra bu süreç de hızlanacak tabii ki. Lehman battığında 'TMSF'nin de 900 milyon dolar battı' yorumlarının tersine avantajlı duruma geçtik.

Ocak 2010'da görev süreniz doluyor. Hükümet sizi tekrar düşünürse ne yaparsınız? 'Uykusuzluk çekiyorum' diyorsunuz. Emeklilik düşüncesi var mı?

Görevdeki son güne kadar ilk günkü gibi çalışacağız

Şu an için ondan sonrasına ait bir plan yapmış değilim. 'Plan, macerayı bozar' vecizini hatırlatmak istiyorum. Bu konularda plan yapmak da çok doğru değil. Bu süreyi hiç bitmeyecekmiş gibi en etkin bir şekilde tamamlayacağım. Tahsilâtı 22,5 milyar dolara çıkartmayı ümit ediyoruz önümüzdeki dönemde. Yani 4 milyar dolar daha tahsilât potansiyelimiz var. Bu 4 milyarlık tahsilâtı ne kadar öne çekebilirsek o kadar başarılı olmuş oluruz. Bu da bizden sonraki yönetimin başarılı olması için önemli bir adımdır. Zaman